Haklarımıza sahip çıkmak isteyenleriz Biz
1.300.031 Kişiyiz
»       
Beni Hatırla
 






“ERGENEKON DAVASINDA YAŞANAN USULSÜZLÜKLERİ AÇIKLIYORUM”
“ERGENEKON DAVASINDA YAŞANAN USULSÜZLÜKLERİ AÇIKLIYORUM”
TUNCAY ÖZKAN

“ERGENEKON DAVASINDA YAŞANAN USULSÜZLÜKLERİ AÇIKLIYORUM”


SORUŞTURMA VE YARGILAMA AŞAMASINDAKİ USULE AYKIRILIKLAR


İnsan hak ve hürriyetlerinin yok sayıldığı işbu davada, isyanınımı ve seslenişimi dile getirdikten sonra; madem bu torba davanın içine katıldım, o zaman, sırasıyla, usule ve esasa ilişkin savunmalarımı sunarak işbu iddianamedeki hukuka aykırılıkları Mahkemenizin ve tüm kamuoyunun dikkatine sunmak isterim. Öncelikle soruşturma ve yargılama aşamasındaki usule aykırılıkları sırası ile dile getirmek istiyorum:

1. CEZA MUHAKEMESİ KANUNU’NUN 251. MADDESİNİN EMREDİCİ HÜKMÜ KARŞISINDA, SORGUMUN VE EVİMDE/İŞYERİMDE YAPILAN ARAMA VE EL KOYMA İŞLEMLERİNİN KOLLUK GÜÇLERİNCE GERÇEKLEŞTİRİLMESİ HUKUKA AYKIRIDIR.

CMK m. 251 gereği, CMK m. 250 kapsamındaki soruşturmaların bizzat savcılık tarafından yürütülmesi gerekir. Bu, yasanın EMREDİCİ HÜKMÜDÜR. Yasa, hiçbir şekilde, savcılık makamına bu yetkisini kolluğa devretme hakkı vermemektedir. Oysa ki; evimde ve işyerimde yapılan arama ve el koyma işlemleri, savcının refakati olmaksızın bizzat kolluk güçleri tarafından gerçekleştirilmiş ve ifadem kolluk tarafından alınmıştır. Bu nedenle, arama ve el koyma işlemleri ile kolluk tarafından alınan ifadem yetkisizlik sebebiyle yok hükmündedir. Evimde ve işyerimde hukuka aykırı bir şekilde elde edilen belgeler ile kolluk ifadem, hiçbir şekilde aleyhime delil olarak kullanılamaz.

2. KOLLUK, SAVCILIK VE SORGU HAKİMLİĞİ İFADEM, CMK M. 148’DEKİ DÜZENLEMEYE AYKIRI OLARAK YASAK USULLE ELDE EDİLMİŞTİR.
CMK m. 148/1’de:

“Şüphelinin ve sanığın beyanı özgür iradesine dayanmalıdır. Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma gibi bedensel veya ruhsal müdahaleler yapılamaz.”
denilerek, ifade alma ve sorguda yasak usuller düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, “yorma” yasak sorgu usullerindendir. Ben, bu yasak sorgu usulüne göre sorgulanmış bir birey olarak karşınızdayım. Açıklamak gerekirse; 23.09.2008 günü saat 06:30’da gözaltına alındım. Emniyetteki sorguma 25.09.2008 günü saat 22:30’da başlandı. Kolluktaki sorgum, yorgunluk ve açlık sebebiyle kalan soruları Savcılık sorgusunda cevaplandıracağını ifade etmem üzerine 26.09.2008 günü saat 18:00’da bitti. Kolluk sorgumun hemen ardından Savcılık sorgusu için adliyeye götürüldüm. Savcılık sorgusunun ardından 27.09.2008 günü gece 01:30’da tutuklama istemiyle Mahkemeye sevk edildim. Görüldüğü üzere; aralıksız 26 saat süren bir sorgu sürecinden geçirildim. Sorguma, 24.09.2008 günü gündüz saatlerinde başlanması imkanı varken, gözaltına alındığım tarihten 2 gün sonra gece yarısına yakın ifade işlemine başlanması ve ertesi gün akşama kadar 20 saat ifademin alınması, saatlerce uykusuz ve yemek yemeden geçen sorgunun sonuna doğru, yorgunluk ve açlık sebebiyle kalan soruları Savcılık sorgusunda cevaplandıracağımı ifade etmem üzerine hemen Savcılık sorgusu için adliyeye götürülmem ve toplamda 26 saat aralıksız devam eden bir sorgu süreci, “yorma” şeklinde yasak sorgu usulü değildir de nedir? Bu süreçte, fiziksel ve ruhsal direncimi kırma amacı güdüldüğü açıktır. Ergenekon adı verilen soruşturma kapsamında 11 ayrı operasyonda gözaltına alınan kişilerin birçoğunun sorgusuna, bana yapıldığı gibi, gece yarısına doğru başlandığı dikkate alındığında, bu sorgu usulünün, bilinçli bir tercih olduğu da dikkat çekmektedir. Yukarıda açıkladığım sebeplerle, hukuka aykırı usulle elde edilen kolluk, savcılık ve sorgu hakimliği ifadem yok hükmünde olup, hiç bir şekilde aleyhime delil olarak kullanılamaz.
Kolluk, savcılık ve sorgu hakimliği ifadelerimi kabul etmemekle birlikte, mahkeme heyetiniz, vicdani kanaatini oluştururken müsterih olsun. Zira; emniyet, savcılık ve sorgu hakimliğinde ne söylediysem, öz ve içerik olarak burada da aynısını dile getireceğim. Sadece, bana yapılan bu hukuksuzluğu görmezden gelip, dolaylı da olsa hukuka aykırılığın bir parçası olmamak için bütün çabam.
3. KOLLUK VE SAVCILIK İFADELERİM, CMK 153/3 VE YAKALAMA GÖZALTINA ALMA VE İFADE ALMA YÖNETMELİĞİ’NİN 22/3 MADDELERİNE AYKIRI OLARAK TARAFIMA VERİLMEYEREK SAVUNMA HAKKIM KISITLANMIŞTIR.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde ve İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’ndaki ifade tutanaklarımın, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 153/3 ve Yakalama Gözaltına Alma ve İfade Alma Yönetmeliği’nin 22/3 maddeleri gereği sorgu sonrası tarafıma verilmesi gerekirken, kısıtlılık kararı gerekçe gösterilerek verilmemesi hukuka aykırıdır. Terörle Mücadele Yasası’nın 10/d maddesi gereği verilen kısıtlılık kararı, yukarıda belirtilen yasal düzenlemeler karşısında sorgu tutanaklarının bana ya da müdafiime verilmesini engelleyici nitelikte değildir. Zira; aynı maddenin “f” bendi hangi istisnaların uygulanmayacağını belirtirken CMK 153/3 ve konuya ilişkin diğer düzenlemeleri saymamaktadır. Bu düzenlemeler karşısında, ifade tutanakları tarafıma verilmeyerek, yorum ile yasak genişletilmiş, “Yasak edilmeyen serbesttir kuralı” ve ceza hukukunun temel prensipleri açıkça ihlal edilmiştir. Bu hukuka aykırı işlem sonucunda, “silahların eşitliği ilkesi” ne aykırı olarak, sırasıyla Savcılık ve Mahkeme önündeki savunma hakkım kısıtlanmıştır. Hukuka aykırı yolla elde edilen emniyet ve savcılık ifadelerim hiçbir şekilde aleyhime delil olarak kullanılamaz.
4. KOLLUK GÜÇLERİNCE EVİMDE VE İŞYERİMDE YAPILAN ARAMALARDA, KİŞİSEL KULLANIMIMDA OLAN YA DA İŞYERİNDEKİ ARKADAŞLARIMCA KULLANILAN BİLGİSAYARLARIN, BİLGİSAYAR PROGRAMLARININ, BİLGİSAYAR KÜTÜKLERİNİN, HARD DİSKLERİN VE CD’LERİN KOPYALANMASI YERİNE BU ARAÇLARA EL KONULMASI YOLUNA GİDİLMESİ VE EL KONULAN BİLGİSAYARLARDAKİ PROGRAMLARIN, KÜTÜKLERİNİN, HARD DİSKLERİN, CD VE BENZERİ ELEKTRONİK BELGELERİN USULÜNE UYGUN OLARAK İADE EDİLMEMESİ CMK M. 134 VE 217/2’YE AYKIRIDIR.
Yapılan aramalarda, kişisel kullanımımda olan ya da işyerindeki arkadaşlarımca kullanılan bilgisayarların, bilgisayar programlarının, bilgisayar kütüklerinin, hard disklerin, CD’lerin ve diğer elektronik belgelerin CMK m. 134/1 gereği öncelikle kopyalanması gerekirken; bu araçların tümüne el konulması yoluna gidilmesi, kopyalama yapılmaması ve zapt edilen bilgisayarlardaki programların, kütüklerin usulüne uygun olarak iade edilmemesi CMK 134 ve 217/2 maddelerine aykırıdır.
Elde edilen bilgi ve belgelerin, CMK m. 122 gereği, hakim veya savcı önünde -en azından sanık ve ya müdafisinin huzurunda- açılıp kontrol edilmesi gerekirken bu kural bile yerine getirilmemiştir. Bu durumda, hukuka aykırı yolla elde edilen bu delillerin, suç şüphesinin ispatı için aleyhime delil olarak kullanılması mümkün değildir.
İşbu Ergenekon adı verilen soruşturma kapsamında tutuklu bulunan sanıklardan Serdar ÖZTÜRK’ün talebi üzerine; İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü ve Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik-Elektronik Fakültesi Dekanlığı tarafından verilen ve Mahkemeniz dosyasında da bulunan “Bilişim Suçlarında Delil Elde Etme Konusunda Teknik Değerlendirme” başlıklı uzman görüşlerinde ; bilişim ortamında bulunan kayıtların kopyalarının alınıp, elektronik olarak mühürlendikten sonra birebir kopya ve elektronik mühür kaydının bir örneğinin zanlıya verilmesi gerektiği, aksi takdirde bu kayıtların “adli delil” olarak kabul edilemeyeceği ifade edilmiştir.
5. ANNEM SULFİYE ÖZKAN, ERKEK KARDEŞİM UMUT ÖZKAN, AVUKATLARIM AHMET ÇÖRTOĞLU VE ŞAHİN MENGÜ İLE YAPTIĞIM TELEFON GÖRÜŞMELERİNİN KAYDA ALINMASI VE “TELEFON GÖRÜŞMELERİ” BAŞLIĞI ALTINDA İDDİANAMEYE KONU EDİLMESİ CMK’NUN 135/2. VE 136. MADDELERİNE AYKIRIDIR.

İddianame incelendiğinde; erkek kardeşim, annem ve avukatlarım ile yaptığı telefon konuşmalarının kayda alındığı ve iddianameye konu edildiği görülmektedir. Oysa ki; CMK’nın 135/2. ve 136. maddeleri gereği; tanıklıktan çekilebilecek kişiler ve avukatlarım ile yaptığım görüşmelerin kayda alınması ve iddianameye konu edilmesi açıkça hukuka aykırıdır. Kolluk ve savcılık sorgularım sırasında, söz konusu konuşmaları yaptığım kişilerin sıfatlarını açıkça belirtilmiş ve bu konuşmaların sorguya konu edilmemesi gerektiğini vurgulamış olmama rağmen; bu görüşme kayıtlarının soruşturma makamınca derhal yok edilmeyip iddianameye kadar taşınması Ceza Muhakemesi Kanunu’ndaki emredici hükümlerin yok sayıldığının göstergesidir. Hukuka aykırı yolla elde edilen ve delil olarak iddianameye taşınan bu konuşma tapeleri, hiçbir şekilde suç şüphesinin ispatı için aleyhime delil olarak kullanılamaz.

Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin 2009/1721 E. 2009/5855 K. ve 13.10.2009 tarihli çok yeni bir kararında da :

“Sanık hakkında mahkumiyet hükmü kurulurken delil olarak kabul edilen telefon dinleme kayıtları, dosya içindeki nüfus kayıtlarına göre sanık ile tanıklıktan çekinme hakkı bulunan kardeşleri sanık, tanık ve babası arasında yapılan görüşmelere ilişkin kayıtlar olup, kanun dışı elde edilmiş delil niteliğindedir.”

denilerek, bu kayıtların derhal yok edilmeyip, bu delillere dayanılarak sanığın mahkumiyetine karar verilmesinin usule ve yasaya aykırı olduğu ifade edilmiştir.
6.HAKKIMDAKİ SUÇLAMA GEREK SORUŞTURMA AŞAMASINDA GEREKSE MAHKEMENİZCE YÜRÜTÜLEN YARGILAMA AŞAMASINDA, AÇIKÇA VE AYRINTILI OLARAK BİLDİRİLMEMİŞTİR. BU DURUM, AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ’NİN 5/2, 6/3 MADDELERİNE, TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’NIN “KİŞİ GÜVENLİĞİ VE HÜRRİYETİ” BAŞLIKLI 19. MADDESİNE VE CMK’NIN 90/4, 101/2, 121/1, 147/1-B MADDELERİNE AYKIRIDIR.
“İsnadın bildirilmesi ilkesi” gereği; iddianamede işlediğim iddia olunan, terör örgütü üyesi olmak suçunun yer ve zaman dahil olmak kaydıyla ayrıntılı olarak bildirilmesi gereklidir (AİHS m. 5/2, 6/3, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası m. 19, CMK m. 90/4, 101/2, 121/1, 147/1-b.) Ancak, gözaltına alındığım 23.09.2008 tarihinden bugüne kadar, terör örgütü üyesi olmak şüphesine ilişkin nedenleri açıklayıcı bir bilgilendirme tarafıma yapılmamıştır. 23.09.2008 günü, İstanbul ilinde ikamet ettiğim evde gözaltına alındığım sırada, “Göz altına alınma sebebim nedir?” soruma; “Ergenekon Terör Örgütü Soruşturması kapsamında göz altına alındınız” denmekle yetinilmiş, bunun dışında bir açıklama yapılmamıştır. 23.09.2008 tarihli, “Yakalama, İkamet Arama ve El Koyma Tutanağı” incelendiğinde de görüleceği üzere:

“Ergenekon Terör Örgütü Soruşturması kapsamında şüpheli Ahmet Tuncay ÖZKAN isimli şahsın yakalanabilmesi ve gözaltına alınabilmesi için yakalama talimatı”

ifadesi dışında, yakalama ve gözaltına alınma nedenime ilişkin bir açıklama yer almamaktadır. Gözaltına alındığım 23.09.2008 tarihinden, Emniyet sorgusunun başladığı 25.09.2009 tarihine kadar gözaltına alınma nedenine ilişkin başkaca bir bildirim de yapılmamıştır. 25.09.2008 günü Emniyet sorguma başlandığında; “Ergenekon terör örgütü üyesi olma şüphesi” ile gözaltına alındığım bildirilmiş ve sorgulama yapılmıştır. Emniyet sorgu tutanağı incelendiğinde görüleceği üzere; sorgu boyunca, hangi fiilimin ya da fiillerimin Ergenekon terör örgütü üyesi olma şüphesine sebebiyet verdiği açıklanmamıştır. Emniyet sorgusunun ardından, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nda yapılan sorgumda sorulan sorular da, terör örgütü üyesi olma şüphesine ilişkin nedenleri açıklayıcı nitelikte değildir. Aynı şekilde, tutuklama kararımda da, tutuklama sebeplerine ilişkin bir bilgilendirme söz konusu değildir. Soruşturma tamamlanıp iddianame hazırlandığında, üzerime yüklenen terör örgütü üyesi olma suçunu nerede ve ne zaman işlediğimi, bu suçun hukuki ve fiili nedenlerini öğrenebilirim umuduyla beklerken, açıklanan iddianame işin vahametini daha da net ortaya koymuştur. Zira; iddianame ile tarafıma terör örgütü üyesi olmak dışında başka suçlar da yüklenmiş ama bunların hiçbirinin hukuki ve fiili nedenleri ortaya konulmamıştır. Hukuk bir yerde işler umuduyla, iddianamenin kabulü öncesi yetkili yargılama makamlarına, iddianamenin kabulünden sonra ise Mahkemenize müdafilerim vasıtasıyla sunduğum sayısız dilekçede; üzerime yüklenen suçlamanın hukuki ve fiili nedenlerinin belirtilmediğini, hukuka aykırı olarak tutuklu bulunduğumu, tutukluluk halime son verilmesi gerektiğini ifade etmeme rağmen, CMK yok sayılmış, temel insan hakkı olan hürriyet hakkım hukuka aykırı bir şekilde ihlal edilmiştir. Bu durum, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5/2, 6/3 maddelerine, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın “Kişi Güvenliği ve Hürriyeti” başlıklı 19. maddesine ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 90/4, 101/2, 121/1, 147/1-b maddelerine aykırıdır. Bu sebeple, hukuka aykırı tutukluluk halime son verilmesini talep ediyorum.

7.SOMUT VERİLERLE DESTEKLENMEYEN, GEREKÇELENDİRMEDEN UZAK TUTUKLULUK VE TUTUKLULUK HALİNİN DEVAMI KARARLARI AİHS’NİN 5/3, TÜRKİYE CUMHURİYETİ ANAYASASI’NIN 141/3 VE CMK’NIN 101/2 MADDELERİNE AYKIDIR.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası madde 141/3’de:

“Bütün mahkemelerin her türlü kararları gerekçeli olarak yazılır.”

Ceza Muhakemesi Kanunu madde 101/2’de:

“Tutuklamaya, tutuklamanın devamına veya bu husustaki bir tahliye isteminin reddine ilişkin kararlarda hukuki ve fiili nedenler ile gerekçeleri gösterilir.”

denilmektedir. Yani; tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin kararlarda, kanunun aradığı şartların her biri, gerekçelendirilmiş olarak yazılmak zorundadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarında da belirtildiği üzere; “Şüphelinin kaçma ihtimalinin varlığı”, “şüphelinin delilleri karartma ihtimalinin varlığı”, “henüz bütün delillerin toplanmamış olması”, “tüm dosya kapsamı” gibi tek tip ifadeler, yasal düzenlemeler karşısında, hiçbir şekilde yeterli gerekçeyi oluşturamaz.

1 yılı aşkın süredir tutuklu bulunmama rağmen, hakkımda verilen 27.09.2008 tarihli tutukluluk kararı başta olmak üzere, tutukluluk kararına karşı müdafilerim aracılığıyla yaptığım itirazlar üzerine Mahkemeniz ve yetkili mahkemelerce verilen kararlar, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 108. maddesi gereği tutukluluk haline ilişkin olarak yetkili mahkemelerce ve Mahkemenizce yapılan kanunen zorunlu incelemeler sonucu verilen kararlar incelendiğinde; her seferinde:

“…suçların vasıf ve mahiyeti”, “kuvvetli suç şüphesi”, “isnat edilen suçların tutuklamayı gerektirir katalog suçlar arasında sayılıyor olması”, “delillerin henüz tamamen toplanmamış olması”, “sorgudaki gerekçeler”, “şüphelilerin delilleri karartma ihtimalinin bulunması”, “tutuklamaya alternatif koruma tedbirlerinin şüpheli açısından yetersiz kalacağı”

gibi gerekçelendirmeden uzak, somut verilerle desteklenmeyen tek tip ifadelerle tutuklama ve tutukluluğun devamı kararları verildiği görülmektedir. Hatta öyle ki; Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 108. maddesi gereği iddianamenin kabulünden önce yetkili mahkemelerce, iddianamenin kabulünden sonra Mahkemenizce yapılan zorunlu incelemelerde; Ergenekon adı verilen soruşturma kapsamında farklı suçlardan tutuklu bulunan birden çok şüphelinin her biri için ayrı ayrı bir değerlendirmeye dahi gidilmeksizin, tümünün adlarının ardı ardına yazılmasının ardından yukarıda belirttiğimiz gerekçelendirmeden uzak ifadeler kullanılarak tutukluluk halinin devamına karar verilmektedir.

Oysa ki; tutuklama kararını veren yargılama makamı, yazdığı gerekçede, hangi somut olguların şüphelinin kaçacağına dair şüphe oluşturduğunu, şüphelinin hangi davranışlarının delilleri karartacağına dair kuvvetli şüphe yarattığını, Ceza Muhakemesi Kanunu madde 109’da düzenlenen ve daha hafif bir güvenlik tedbiri olan adli kontrol uygulanmasının kanunen mümkün olduğu hallerde neden adli kontrol uygulamasının yetersiz kalacağını açıklamalıdır. Özgürlük kısıtlanmasının devam etmesi gerekliliği, sadece suçun ağırlığını dikkate alan soyut bir bakış açısıyla değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirmenin insan hakları ihlali olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihatları ile hüküm altına alınmıştır. Buna rağmen, ne yazık ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınan bir çok davada bu sebeple tazminat ödemeye mahkum edilmiştir.

Bu durumun iddia ve yargılama makamınca göz ardı edilmesi, hatta bundan da vahimi, iddia makamının 07.09.2009 tarihli duruşmadaki mütalaasında:

“… sanık hakkında ileri sürülen hangi olgunun Mahkemede kuvvetli suç şüphesi oluşturduğunun yargılamanın bu aşamasında tek tek irdelenerek bildirilmesinin ihsası rey anlamına da geleceğinden !!! bu yönden de talebin reddine karar verilmesi…”

Şeklinde görüş bildirerek; ulusal ve uluslar arası hukuk kurallarının emredici hükümlerinin uygun davranmayı “ihsası rey” olarak nitelendirebilmesi, bununla da yetinmeyip, aynı tarihli mütalaada:

“Sanıkların henüz savunmalarının alınmamış olması” nı tutukluluk halinin devamı gerekçesi olarak göstererek, “istisnai bir koruma tedbiri” olan tutuklamayı, “peşin ceza uygulaması” haline sokabilme cüretinde bulunması, ulusal ve uluslararası hukuk kurallarının işbu yargılamada nasıl yok sayıldığının görülmesi açısından önemlidir.

CMK m. 100’de tutuklama nedenleri açıkça düzenlenmiş olup, bunlar içinde “sanığın savunması alınana kadar tutukluluk halinin devamı” yönünde herhangi bir düzenleme yoktur. Çağdaş Ceza Muhakemesi kurallarını benimseyen bir ülkede, olması da düşünülemez. Zira; CMK m. 100’e ilişkin hükümet tasarısı gerekçesinde de açıkça ifade edildiği üzere; tutuklama, çok sıkı şartlara tabii kılınmış istisnai bir koruma tedbiridir. “Sanıkların henüz savunmalarının alınmamış olması” şeklinde Savcılık makamı mütalaası; 1 yılı aşkın süredir CMK m. 104 gereği kullandığımız salıverilme yönündeki yasal hakkımızın fiiliyatta bir etkinliğinin olmadığının, savunmam alınmadan tutukluluk halime son verilmeyeceğinin açık göstergesidir. Öyle de olmuştur. Şuan tutuklu sanıklar kısmında Mahkemenize savunmamı veriyor olmam, tutuklamayı “peşin ceza” olarak gören zihniyetin sonucudur.

Sonuç olarak; tutukluluğumun hukuki ve fiili nedenlerinin gösterilmediği, gerekçelendirmeden uzak tek tip ifadelerle verilen tutukluluğun devamı kararları, hukuka aykırılık teşkil etmektedir.

8. SORUŞTURMAYI YÜRÜTEN İSTANBUL CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI CMK M. 160/2’DE DÜZENLENEN YÜKÜMLÜLÜKLERİNİ YERİNE GETİRMEMİŞTİR.

CMK m. 160/2’de:

“Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını korumakla yükümlüdür.”

Denilerek, Cumhuriyet Savcısı’nın sadece şüphelinin aleyhine olan delilleri değil, lehine olanla delilleri de toplaması ve muhafaza etmesi gerektiği düzenlenmiştir. Kolluk ve Savcılık sorgusu boyunca lehime olan herhangi bir delil sunulmadığı gibi; gece yarısı başlayan ve 20 saatin üstünde süren yorma şeklinde yasak sorgu usulü ile sorgulandığım ve kanunen zorunlu olmasına karşın sorgu tutanaklarının bana ya da müdafiime verilmeyerek savunma hakkımın kısıtlandığı dikkate alındığında, “şüphelinin haklarını koruma” yükümlülüğü yasa ile kendisine verilen Savcılık makamının bu yükümlülüğünü yerine getirmediği, dolayısı ile soruşturma aşamasının bu yönüyle de hukuka aykırı olduğu açıkça görülmektedir.

Ayrıca, tutuklandıktan ancak 6 ay sonra hakkımda dava açılması, Savcılık makamının, şüphelinin haklarını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediğinin göstergesidir.

9. CMK M. 170’E AYKIRI OLARAK DÜZENLENEN BU İDDİANAMENİN SAYIN MAHKEMENİZCE KABULÜ HUKUKA AYKIRIDIR.

CMK’nın 170. maddesinin 3. fıkrasının i ve j bentlerinde:

“Görevli ve yetkili mahkemeye hitaben düzenlenen iddianamede;

i) Yüklenen suçun işlendiği yer, tarih ve zaman dilimi,
j) Suçun delilleri,

Gösterilir.”

Denmektedir.

Yine CMK ‘nın 170. maddesinin 4. fıkrasında:

“İddianamede, yüklenen suçu oluşturan olaylar, mevcut delillerle ilişkilendirilerek açıklanır.”

Denmektedir.

Benim şüpheli olarak gösterildiğim 2. iddianamenin 10. sayfası incelendiğinde; yüklenen suçun işlendiği yer olarak İstanbul, tarih olarak da gözaltına alındığım 23.09.2008 tarihinin gösterildiği görülmektedir. İddianame ile üzerime yüklenen; TCK’nın 314. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen “Silahlı Örgüte Üye Olma”, 311. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Yasama Organına Karşı Suç”, 312. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Hükümete Karşı Suç”, 327. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Devletin Güvenliğine İlişkin Gizli Belgeleri Temin Etme”, 334. maddenin 1. fıkrasında düzenlenen “Yasaklanan Bilgileri Temin Etme” ve 6136 sayılı Kanun’a muhalefet suçlarının işlenme tarihi olarak gözaltına alındığım 23.09.2008 gösterilmektedir. Ankara’da görev ve failiyetlerini yerine getiren yasama ve yürütme organına karşı işlediğim iddia oluna suçların yerinin ise İstanbul olduğunu söylenmektedir. Üzerime yüklenen suçların delili olarak; sadece, eşimle, dostumla, siyasette yol almak istediğim arkadaşlarımla yaptığım günlük, siyasi, sosyal telefon görüşme tapeleri sunulabilmiştir. Üzerime yüklenen suçu oluşturan sözde!! olaylar mevcut delillerle ilişkilendirilmiş değildir. Örneğin; benim işlediğim savlanan cebir ve şiddet kullanarak TBMM’yi ve Hükümeti ortadan kaldırma suçunun cebir ve şiddeti nerededir? Görüldüğü üzere; CMK m. 170 gereği, bir iddianamede mutlaka olması gereken şeylerin MUTLAK YOKLUĞLA hazırlanan işbu iddianame Sayın Mahkemenizce kabul edilebilmiştir. İddianamenin daha ilk sayfasını açtığınızda; “Birden çok sayıda suç işlediği iddia edilen şüphelilerin, suç tarihinin, göz altına alındıkları tarih olarak gösterilmesi başlı başına hukuka aykırıdır, başka hususların incelenmesine dahi gerek olmaksızın…” diyerek iddianamenin iadesine karar verilmesi gerekirken, iddianamenin kabulüne karar verilerek kamu davasının açılması gerçekten anlaşılabilir değildir. Oysa ki; CMK’nın “iddianamenin iadesi” başlıklı 174. maddesi 1. fıkrasında ne denmektedir?:

“Mahkeme tarafından, soruşturma evresine ilişkin bütün belgeler incelendikten sonra, eksik veya hatalı noktalar belirtilmek suretiyle;

a) 170. maddeye aykırı olarak düzenlenen,
b) Suçun sübutuna etki edeceği mutlak sayılan mevcut bir delil toplanmadan düzenlenen,

iddianamenin Cumhuriyet Başsavcılığı’na iadesine karar verilir”

Peki, şimdi sizlere sormak istiyorum Sayın Başkan ve üyeler: Siz, hukuka aykırılığı açık bu iddianameyi neden iade etmediniz, önemli bir hukuk sınavı verilen bu davada BÖYLESİNE BÜYÜK BİR HUKUKSUZLUĞUN NEDEN VE NASIL PARÇASI OLABİLİYORSUNUZ?

Hukuka aykırı olarak düzenlenen bu iddianameyi ve bu iddianame ile üzerime yüklenen ama işlenme tarihi bile belli olmayan suçları kabul etmiyorum.

10. CMK M. 135’E AYKIRI OLARAK ALINAN TELEFON DİNLEME KARARLARI VE BU KARARLARA DAYANILARAK YAPILAN DİNLEMELER HUKUKA AYKIRIDIR. İLETİŞİM TESPİT TUTANAKLARI HİÇBİR ŞEKİLDE DELİL OLARAK KABUL EDİLEMEZ.

Telefonumun dinlenmesine ilişkin verilen karar usul ve yasaya aykırıdır. Şöyle ki;

CMK’nın 135. maddesinde:

“Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmaması durumunda, hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir.”

Denilmektedir. Görüldüğü üzere; iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması için soruşturmada kuvvetli suç şüphesinin varlığı ve başkaca surette delil elde edilememesi şartı aranmaktadır. İddianamede dahi kuvvetli suç şüphesini gösterir en ufak bir emare yokken, nasıl olup da kuvvetli suç şüphesinin varlığı gerekçe gösterilerek telefonumun dinlenmesine karar verilebilmiştir. Hadi, biran için kuvvetli suç şüphesi var dediniz, peki iletişimin tespiti ve dinlenmesi için yasanın öngördüğü ikinci unsur, yani; başka surette delil elde edilmesinin mümkün olmaması, nasıl olur da gerekçe olarak gösterilir? Ergenekon yapısı ve örgütlenmesi ile ilgili bir sürü belge elinde olduğunu söyleyen iddia makamı, bu belgeler ile şüpheliye ulaşamıyor da iletişim tespitine mi gerek duyuyor? Benimle ilgili ilk teknik takip kararı; İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2008/68 sayılı 03.01.2008 tarihli kararıdır . Bu karar, 258 numaralı ek delil klasörünün 57 ile numaralandırılmış sayfasında yer almaktadır. Karar bakıldığında; iletişimin dinlenmesi ve kayda alınması talebinin sebebi olarak; “Ergenekon yapılanmasının ve dostlar grubu isimli yapının deşifre edilmesi” gösterilmektedir. İddianameye bakıyoruz, benimle ilgili yapılan dinlemeler Ergenekon yapılanması ile ilgili en ufak bir gösterge içermiyor. Dostlar isimli gruba gelince; onun adı bile geçmiyor iddianamenin benimle ilgili bölümünde. O halde; kuvvetli suç şüphesi sebebiyle dinleme gerekçesi hukuki dayanaktan yoksundur. Bu durumda; kanuna aykırı olarak elde edilmiş iletişim kayıtları ve tespit tutanaklarının delil olarak kabulü de mümkün değildir.

11. SAVCILIK MAKAMININ, DAVA AÇILIRKEN ELİNDE BULUNAN ANCAK YARGILAMA MAKAMINA SUNMAKTAN İMTİNA ETTİĞİ BİR KISIM DELİLLERİ, YARGILAMA BAŞLADIKTAN YAKLAŞIK 6 AY SONRA “EK DELİL KLASÖRÜ” ADI ALTINDA MAHKEMENİZE SUNMASI USULE AYKIRIDIR. BU DELİL KLASÖRLERİNDEN BİRİNİ DE “İLETİŞİM TESPİT VE DİNLEME KARARLARI”NIN OLUŞTURDUĞU DİKKATE ALINDIĞINDA; SUÇ İSNATLARININ NEREDEYSE TAMAMI TELEFON KONUŞMALARINA DAYANAN BİR İDDİANAMEDE SORUŞTURMA DOSYASI İLE BİRLİKTE BU BELGELERİN YARGILAMA MAKAMINA SUNULMAMIŞ OLMASI İDDİA MAKAMININ ÜSTÜNE DÜŞEN YÜKÜMLÜLÜKLERİ YERİNE GETİRMEDİĞİNİN GÖSTERGESİDİR. YARGILAMA MAKAMININ DA BU BELGELERİN VAR OLUP OLMADIĞINI ARAŞTIRMAKSIZIN İDDİANAMENİN KABULÜNE KARAR VERMESİ, SORUŞTURMA DOSYASI GEREĞİ GİBİ İNCELENMEKSİZİN DAVANIN AÇILDIĞININ GÖSTERGESİDİR. BU DURUMDA ADİL YARGILAMAYA OLAN İNANCIMIZ DAHA YARGILAMANIN BAŞINDA ÇÖKMÜŞTÜR. BU YARGILAMA BAŞTAN SAKATTIR.

Savcılık makamı, 07.09.2009 tarihli duruşmada; ek delil klasörü adı altında bir CD’yi Mahkeme dosyasına sunmuş, Sayın Mahkemeniz de, bu CD’leri, duruşmada hazır bulunan sanıklara elden tebliğ etmiştir. Bu CD içerisindeki 249’dan 265’e kadar numaralandırılmış klasörler incelendiğinde, içlerinde, tarih itibariyle dava açılmadan önce Savcılık makamının elinde bulunan ancak dava açılması talebinde bulunulurken soruşturma dosyası ile birlikte Mahkemeye sunulmayan evraklar olduğu görülmüştür. Öncelikle, iddia makamı, bu yetkiyi nereden aldığını açıklamalıdır. Açıklamalıdır, zira; Mahkeme’den gizlenen deliller arasında yer alan 258 numaralı klasörde, “iletişim tespit ve dinleme kararları” yer almaktadır. Bu davanın iddianamesinde, bana ve birçok sanığa isnat edilen suçlamaların neredeyse tamamının, telefon dinleme kayıtlarına dayandığı dikkate alındığında; “iletişim tespit ve dinleme kararları”nın yargılama makamından saklanması açık bir usulsüzlük, hukuka aykırılıktır. İşin asıl vahim tarafı, yargılama makamının bu belgelerin eksikliğini fark etmemiş olmasıdır. Halbuki, telefon dinleme kayıtlarının ard arda sıralanmasından ibaret bir iddianamede belki de ilk incelenmesi gereken konu, “iletişim tespit ve dinleme kararları”nın usulüne uygun alınıp alınmadığı olmalıdır.

Görüldüğü üzere; iddia makamın yargılama makamından belge sakladığı, yargılama makamının ise CMK’nın 170. maddesinin 1. fıkrasındaki açık düzenlemeye aykırı olarak “soruşturma evresine ilişkin bütün belgeleri incelemeksizin” iddianamenin kabulüne karar verdiği bir dava DAHA BAŞTAN SAKATTIR.

12. SAVCILIK MAKAMININ SUNDUĞU 258 NUMARALI “EK DELİL KLASÖRÜ”NÜN 7. SAYFASINDAKİ İLETİŞİM DİNLEME KARARI HUKUKA AYKIRIDIR. ZİRA; SÖZ KONUSU KARARDA HEDEF KİŞİ BEN GÖSTERİLMEME RAĞMEN, DİNLENEN TELEFON NUMARASI BANA AİT OLMAYAN KANALTÜRK TELEVİZYONUNUN SANTRAL NUMARASIDIR.

Savcılık Makamınca 07.09.2009 tarihinde Mahkemeniz dosyasına sunulan ve yukarıda ayrıntılı olarak tartıştığım “ek delil klasörü”nün 258 numaralı klasörünün 7 numaralı sayfasında benimle ilgili bir “iletişimin dinlenmesi kararı” mevcuttur . Söz konusu karar incelendiğinde; hedef kişi ben olmama rağmen, dinleme kararı alınan numaranın ne benim kullanımımda ne de bana ait olan Kanaltürk televizyonunun santral numarası olduğu görülmüştür. CMK’nın “İletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması” başlıklı 135. maddesinin 3. fıkrasında; hakkında tedbir uygulanacak kişinin telefon numarasının kararda gösterileceği düzenleme altına alınmışken, buna aykırı olarak, bana ait olmayan bir telefon numrasının dinlemeye alınması kararı ve bu karar doğrultusunda yapılan dinlemeler ve tespitler hukuka aykırıdır. Hiçbir şekilde delil olarak kabul edilemez.


------
Biraz önce madde madde dikkatinize sunduğum usule ilişkin savunmalarım doğrultusunda, Türk Hukuku'nda "hukuka aykırı deliller" ile ilgili yürürlükteki normlara bakmak gerekirse:

1982 Anayasası'nın 38. maddesinin altıncı fıkrasına göre:

"Kanuna aykırı elde edilmiş bulgular delil olarak kabul edilemez".

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 206. maddesinin 2. fıkrasının (a) bendine göre:

"Ortaya konulması istenen bir delil aşağıda yazılı hallerde reddolunur: a) Delil, kanuna aykırı elde edilmişse".

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 217. maddesinin 2. fıkrasına göre ise:

"Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir".

Türk Hukuku'nda yürürlükte olan bu hükümler, hukuka aykırı delillerin ceza soruşturması ve kovuşturmalarında kullanılamayacağını, delil olarak kabul edilemeyeceğini, bunların reddedilip dava dosyasından çıkarılmasını ve delilleri vicdani kanaati ile serbestçe takdir eden hakimin, bu takdir yetkisini kullanırken sadece hukuka uygun yolla elde edilmiş delillerle ispatı aramasının gerektiğini tartışmasız bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu doğrultuda, Mahkemenizden beklentim ve talebim; hukuka aykırı yolla elde edilmiş delil niteliğinde olan;

• Evimde, iş yerimde ve bana ait olduğu iddia olunan depodaki aramalar sonucunda el konulan elektronik ve yazılı belgelerin, bilgisayarların, bilgisayar programlarının, bilgisayar kütüklerinin ve hard disklerin,
• Yasak usulle elde edilen kolluk ve savcılık sorgu tutanaklarımın,
• CMK 135 ve 136’ya aykırı iletişimin dinlenmesi kararlarının ve dinleme kayıtlarının,

Reddidir.


ÜZERİME YÜKLENEN SUÇLAMALARIN SUÇUN UNSURLARI YÖNÜNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ


Savcılık makamının 2009/268 Esas sayılı iddianamesi ile tarafıma yüklenen suçlamaların hiçbirini kabul etmiyorum. Üzerime yüklenen suçlamaları, suçun unsurları yönünden tek tek değerlendirmek istiyorum:

1. TÜRK CEZA KANUNU MADDE 314 AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Türk Ceza Kanunu’nun 314. maddesinin 2. fıkrasında düzenlenen “Silahlı Örgüte Üye Olma” suçunun maddi unsuru; ilgili maddenin 1. fıkrasında belirtilen nitelikte bir silahlı örgüte üye olmaktır. Silahlı örgüte üye olmak; örgüte katılmayı, bağlanmayı, örgüte hakim olan hiyerarşik gücün emrine girmeyi ifade etmektedir. Örgüt üyeliğinin gerçekleşmesi için; örgüte katılma iradesinin herhangi bir somut davranışla ortaya konulması ve bu iradenin devamlı katılmaya yönelik olması gerekir. Bu açıklamalar ışığında; iddianamede göremediğim, ancak, bir birey hakkında “silahlı örgüte üye olmak” suçundan dolayı dava açılabilmesi için cevap bulması zorunlu olan sorular şunlardır:

• Ben Tuncay ÖZKAN, var olduğu iddia olunan bu silahlı örgüte ne zaman üye oldum?
• Hangi somut davranışım, var olduğu iddia olunan bu silahlı örgüte katılma irademin göstergesidir?
• Bu iradenin varlığını ve devamlılığını gösteren deliller nelerdir?

Savcılık makamınca hazırlanan iddianamenin benimle ilgili bölümü incelendiğinde; bu soruların hiçbirinin cevabının yer almadığı, zira; iddia makamının bu soruları sorgulama gereği duymadığı, somut delillerle değil varsayıma dayalı bir kabulle iddianamenin hazırlandığı görülmektedir. Oysa ki; Yargıtay’ın yerleşik kararlarında da ifade edildiği üzere ; sanıkların örgüt üyeliğinden cezalandırılması için, her türlü kuşkudan uzak, kesin ve inandırıcı delillerin mevcut olması gerekmektedir. Aynı zamanda; silahlı örgüt üyeliği, örgütün amacı gerçekleşene kadar uzun süreli faaliyet gerektirdiğinden, somut olaydaki özelliklere göre sanığın konumunun örgüt üyesi sayılmayı gerektiren boyuta ulaşıp ulaşmadığının isabetle belirlenmesi gerekir. Tüm bu hususlar göz ardı edilerek, somut bir delile dayanmaksızın, hakkımda hazırlanan bu iddianameyi ve üzerime yüklenen suçlamayı kabul etmiyorum.

2. TÜRK CEZA KANUNU MADDE 311 AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Türk Ceza Kanunu’nun 311. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Yasama Organına Karşı Suç” un maddi unsuru; cebir ve şiddet kullanarak TBMM’ni ortadan kaldırmaya veya TBMM’nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs etmektir. Bu doğrultuda, tarafıma isnat edilen bu suç bakımından ilk bakılması gereken; “CEBİR VE ŞİDDET” tir. Cebir ve şiddet, maddi anlamda güç kullanılmasını ifade eder. İkinci olarak bakılması gereken; cebir ve şiddetin yani maddi anlamda güç kullanımının TBMM’ni ortadan kaldırmaya veya TBMM’nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs niteliğinde olup olmadığıdır. Meclisi ortadan kaldırmaya teşebbüsten maksat; meclisin varlığına ve faaliyetlerine son vermeye yönelik icra hareketlerine girişilmesidir. Meclisin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüsten maksat ise; meclisin Anayasa çerçevesindeki yasal görevlerini, yani, Anayasa’nın 87 nci, 88 inci, 89 uncu, 90 ıncı, 91 inci ve 92 nci maddelerinde düzenleme bulan görevlerini yapamaz hale getirmektir. Bu açıklamalar ışığında, 2. iddianamenin 1264 ila 1307 sayfaları arasında düzenleme bulan benimle ilgili bölümü incelendiğinde; cebir ve şiddet kullanarak TBMM’ni ortadan kaldırmaya veya TBMM’nin görevlerini kısmen veya tamamen yapmasını engellemeye teşebbüs niteliğinde herhangi bir eylemim iddianameye taşınmadığı halde, iddia makamınca bu suçtan yargılanmam istemi ile talepte bulunulduğu ve ne yazık ki Sayın Mahkemenizce bu talep yerinde görülerek dava açıldığı görülmektedir.




3. TÜRK CEZA KANUNU MADDE 312 AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Hükümete Karşı Suç” un maddi unsuru; cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmektir. Yine bu suç açısından da, iddianamenin benimle ilgili bölümü incelendiğinde; suça vücut verecek herhangi bir eylemim iddianameye taşınmadığı halde, iddia makamı tarafından bu suçtan yargılanmam istemi ile talepte bulunulduğu ve ne yazık ki bu talep yerinde görülerek Sayın Mahkemenizce dava açıldığı görülmektedir. Mevcut hükümete karşı muhalif bir ses olduğum, işbu soruşturma öncesi yazılı ve görsel basında yer alan, soruşturma ve yargılama aşamasında ise tutanaklara geçen beyanlarımla sabittir. Ancak, bu muhalefet; hukuk dışı ve meşru olmayan yollarla değil, demokratik zeminde ve Anayasa’da öngörülen yasal yollar izlenerek yapılmıştır. Anayasa’nın 68. maddesinde düzenleme bulan “Parti Kurma, Partilere Girme ve Partilerden Ayrılma” hakkımı kullanarak Yeni Parti isimli bir parti kurdum ve Genel Başkanlık görevine getirildim. Yine Anayasa’nın 67. maddesinde düzenleme bulan “Seçme, Seçilme ve Siyasi Faaliyette Bulunma” hakkımı kullanarak önüme çekilen tüm engellere rağmen siyaset yapma çabasındayım. Meşru bir zeminde ve Anayasal haklarımı kullanarak; hükümete, AKP iktidarına karşı verdiğim mücadelenin, soruşturma makamı tarafından, nasıl ve neden yasal olmayan bir zemine çekilmek istendiğini anlayabilmiş değilim.

Tekrar vurgulamak isterim ki; iddianamenin “Delillerin ve Hukuki Durumun Değerlendirilmesi” başlıklı bölümü incelendiğinde, TCK m. 311. ve 312. maddeleri kapsamında suça vücut verebilecek bir eylemimden bahsedilmediği gibi, buna ilişkin tek bir delil de sunulabilmiş değildir.

4. TÜRK CEZA KANUNU MADDE 327 AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Türk Ceza Kanunu’nun 327. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Devletin Güvenliğine İlişkin Bilgileri Temin Etme” suçunun maddi unsuru; devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla gizli kalması gereken bilgileri temin etmektir. “Devletin güvenliği” kavramı; devletin varlığı, bekası fikri ile izah edilebilir. Devletin iç veya dış yararları, milli savunma bakımından birinci derecede önemli yararları anlamını ifade etmektedir. 327. maddede tanımlanan suçun oluşması bakımından önemli olan husus, temin edilen bilgilerin Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları gereği gizli kalmasının zorunlu olmasıdır. Bu itibarla temin edilen bilginin gerçekten bir “sır” olması gerekmektedir. Sırdan maksat; yetkili bulunmayan kişilerin hakkında bilgi sahibi olmaları halinde “Devletin güvenliğinin, milli varlığının, bütünlüğünün, Anayasal düzeninin veya iç veya dış siyasal yararlarının tehlikeye düşebileceği bilgiler” dir. Eğer, bilgi, temin olunduğu sırada sır olma vasfını kaybetmişse, söz gelimi temin edilmeden önce açıklanmış veya herkes tarafından bilinen bir husus haline gelmiş ise, artık sır olmaktan çıkacağından bunun temininden dolayı faile ceza verilmez. Bu açıklamalar doğrultusunda; Halkalı’da bana ait olduğu iddia edilen bir depoda bulunan ve iddianameye taşınan belgeler incelendiğinde; çoğunun 1993-1997 yıllarına ait MGK tutanakları olduğu görülecektir. Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Yiğit ALPOGAN tarafından, 2004 yılı Kasım ayında, MGK tutanaklarının kamuoyuna açıklanacağına ilişkin basın açıklaması yapıldığı dikkate alındığında, MGK tutanaklarının bir sır olarak değerlendirilemeyeceği açıktır. Ayrıca, bana ait olduğu iddia olunan söz konusu tutanakların yakın zamana değil, 1993-1997 dönemine ilişkin olduğu dikkate alındığında; bu tutanakların devletin güvenliğini tehlikeye düşürücü ve devlet sırrı niteliğinde herhangi bir yönünün kalmadığı da ortadadır.

Gelelim, sır niteliğindeki bilgileri “temin etmek”ten maksatın ne olduğuna. Sır niteliğindeki bilgileri “temin etmek”ten maksat; gizli kalması gereken bilgileri öğrenmek için çaba göstermek, bu hususta vasıtalara başvurmak suretiyle elde etmektir. Yasa koyucu, “temin eden” tabirini kullanmakla, tesadüfen böyle bir bilgiyi elde eden kimsenin hareketinin suç sayılmayacağını ve bu suçun oluşması için, gizli kalması gereken bu bilgilerin bazı teşebbüslerde bulunmak suretiyle elde edilmesi gerektiğini vurgulamak istemiştir. Bu doğrultuda bana isnat edilen suç yönünden somut durum değerlendirilecek olursa: Öncelikle tekrar vurgulamak isterim ki; iddianamede bana ait olduğu iddia olunan Halkalı’daki depo benim değildir. Dolayısıyla, bu depoda bulunan evrakların tümü de benim arşivimden değildir. İddianameye taşınan MGK tutanaklarından bana ait olanlar duayen bir gazeteci tarafından kitap yazarken kullanmam üzerine verilmiştir. Yine bir kısım belgeler çeşitli yargılama dosyalarına giren belgelerdir. Bunun dışında; araştırmacı bir gazeteci olmam sebebiyle, üçüncü kişiler tarafından talebim ve iradem dışında bana gönderilen bilgi ve belgenin ise neredeyse sınırı yoktur. Bu doğrultuda; iddianameye taşınan evraklar içerisinde, “devletin güvenliğine ilişkin sır” niteliğinde kabul edilebilecek evraklar bulunsa bile, bu belgeler, tarafımca, belli vasıtalara başvurmak suretiyle elde edilmemiştir. Yani, temin eden konumunda bulunmuyorum. Bu açıklamalar ışığında; araştırmacı gazeteci olmam sıfatıyla; meslek büyüklerimin ve kendini haber kaynağı olarak gören 3. kişilerin, benim bir çabam olmaksızın bana ilettikleri bir kısım belgeleri, gazetecilik refleksi ile muhafaza ettiğim ve bir kısmını ifşasında kamu yararı olduğu düşüncesiyle kitabıma taşıdığım dikkate alındığında, eylemimin “devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme” suçuna vücut vermesi mümkün değildir.

5. TÜRK CEZA KANUNU MADDE 334 AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

Türk Ceza Kanunu’nun 334. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “Yasaklanan Bilgileri Temin Etme” suçunun maddi unsuru; yetkili makamların kanun ve düzenleyici işlemlere göre açıklanmasını yasakladığı ve niteliği bakımından gizli kalması gereken bilgileri temin etmektir. Suçun oluşabilmesi için, öncelikle bu bilgilerin niteliği gereği gizli kalmasının gerekliliği zorunlu olmalıdır. Yani, bu bilgilerin, yetkili bulunmayan kişilerin hakkında bilgi sahibi olmaları halinde; devletin güvenliğinin, milli varlığının, bütünlüğünün, Anayasal düzeninin veya iç veya dış siyasal yaralarının tehlikeye düşebileceği bilgilerden olması gerekir. Şimdi burada bir konuyu Mahkemenin dikkatine sunmak istiyorum. Hem TCK m. 327 hem de 334’ten yargılanan biri olarak, hangi belgelerin 327, hangilerinin 334 kapsamında değerlendirilerek ayrı ayrı cezalandırılmam istendiği açıklanmalıdır. Zira; ilgili maddeler, doktrinsel açıklamalar doğrultusunda, isnat edilen suçlar yönünden incelendiğinde; 327. maddede düzenleme bulan suçun, 334. maddedeki suçu da kapsar nitelikte olduğu görülmektedir. Bu noktada; bana ait olduğu iddia edilen belgelerden hangilerinin TCK m. 327, hangilerinin ise 334 kapsamında değerlendirildiği büyük önem taşımaktadır.

Bu açıklamanın ardından; suçun maddi unsuru içerisinde yer alan “temin etme” kavramına gelince; temin etmek, aynı TCK m. 327’de olduğu gibi, bu bilgilerin öğrenilmesi için çaba göstermek, bu hususta vasıtalara başvurmak anlamındadır. Bu açıklamalar ışığında, araştırmacı gazeteci olmam sıfatıyla; meslek büyüklerimin ve kendini haber kaynağı olarak gören 3. kişilerin, benim bir çabam olmaksızın bana ilettikleri bir kısım belgeleri, gazetecilik refleksi ile muhafaza ettiğim ve bir kısmını ifşasında kamu yararı olduğu düşüncesiyle kitabıma taşıdığım dikkate alındığında, iddianameye konu edilen belgeleri temin ettiğimden ve eylemimin “yasak bilgileri temin etme” suçuna vücut verdiğinden söz edilemez.

6. TÜRK CEZA KANUNU MADDE 174 AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

İşbu iddianame ile “izinsiz tehlikeli madde bulundurma” suçunun üzerime yüklenme sebebi; Halkalı’da bana ait olduğu iddia olunan bir depoda bulunan el bombaları ve el bombası kapsülleridir. Suçun unsurları yönünden bir değerlendirme yapmadan önce ifade etmek isterim ki; daha önce ayrıntılı olarak anlattığım üzere, Halkalı’daki depo bana ait değildir. İddianamede de bunun aksini ispat eder bir delil yoktur. İddia makamı; 25.09.2008 tarihinde Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan bir ihbar telefonuna dayanarak, Halkalı’daki deponun ve depoda bulunduğu iddia olunan el bombası, el bombası kapsülleri ve mermilerin bana ait olduğunu iddia etmektedir. Bu konuda daha önce ayrıntılı açıklama yaptığım üzere; delil klasöründe yer alan 25.09.2008 tarihli ihbar telefonunun hiçbir yerinde Halkalı’daki deponun ve içinde bulunduğu iddia edilen el bombası ile mermilerin bana ait olduğu söylenmemektedir. İhbar tutanağında, sadece:

“Tuncay ÖZKAN’a ve Kanaltürk’e ait evrakların bulunduğu”

ifade edilmektedir. “Bu depo Tuncay ÖZKAN’a aittir, bu depoda Tuncay ÖZKAN’a ait patlayıcı nitelikte maddeler vardır” denmemiştir. Yani, bu ihbar telefonuna dayanarak, Halkalı’daki deponun ve içindeki fişeklerin ve içi boşaltılmış el bombası gövdelerinin bana ait olduğu iddiası hukuki dayanaktan yoksundur. Görüldüğü üzere; hiçbir delil olmaksızın Halkalı’daki deponun ve içindeki eşyaların benim olduğu iddia edilmektedir. Bu sebeple, Sayın Mahkemenizden öncelikli talebim; suçun unsurları yönünden bir değerlendirme dahi yapılmaksın, üzerime yüklenen suçun benim tarafımdan işlendiğine dair dosyada kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraatime karar verilmesidir.

Kaldı ki; bir an içim aksi düşünülse bile; Halkalı’daki depoda bulunduğu iddia olunan el bombaları, Türk Ceza Kanunu m. 174 kapsamında değerlendirilemez. Zira; TCK’nın 174. maddesinin 1. fıkrasında düzenlenen “İzinsiz Tehlikeli Madde Bulundurma” suçunun konusu; patlayıcı, yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı, boğucu, zehirleyici, sürekli hastalığa yol açıcı nükleer, radyoaktif, kimyasal ve biyolojik maddelerdir. Suçun konusunun patlayıcı madde olduğu dikkate alındığında; iddianamenin ek klasöründe yer verilen 14.10.2008 tarihli inceleme raporunda ve 20.10.2008 tarihli İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nün yazısında ; “patlayıcısı ve kapsülü bulunmayan içi boşaltılmış savunma tipi el bombası gövdesi” olarak nitelendirilen el bombalarının izinsiz tehlikeli madde bulundurma suçuna vücut vermeyeceği açıktır. Zira; patlayıcı özelliği bulunmadığı resmi raporlarla sabit bir bombanın bu suçun konusunu oluşturması mümkün değildir.


7. 6136 SAYILI YASANIN 13. MADDESİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRME

İşbu iddianamede, 6136 sayılı Yasa’nın 13. maddesine muhalafet ettiğim söylenmektedir. Bu suçun üzerime yüklenme sebebi; aynı, “izinsiz tehlikeli madde bulundurma” suçunda olduğu gibi, Halkalı’da bana ait olduğu iddia olunan bir depoda bulunan mermilerdir. Suçun unsurları yönünden bir değerlendirme yapmadan önce ifade etmek isterim ki; Halkalı’daki depo bana ait değildir. İddianamede de bunun aksini ispat eder bir delil yoktur. İddia makamı; 25.09.2008 tarihinde Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan bir ihbar telefonuna dayanarak, Halkalı’daki deponun ve depoda bulunduğu iddia olunan el bombası, el bombası kapsülleri ve mermilerin bana ait olduğunu iddia etmektedir. Bu konuda daha önce ayrıntılı açıklama yaptığım üzere; delil klasöründe yer alan 25.09.2008 tarihli ihbar telefonunun hiçbir yerinde Halkalı’daki deponun ve içinde bulunduğu iddia edilen el bombası ile mermilerin bana ait olduğu söylenmemektedir. İhbar tutanağında, sadece:

“Tuncay ÖZKAN’a ve Kanaltürk’e ait evrakların bulunduğu”

ifade edilmektedir. “Bu depo Tuncay ÖZKAN’a aittir, bu depoda Tuncay ÖZKAN’a ait mermiler vardır” denmemiştir. Yani, bu ihbar telefonuna dayanarak, Halkalı’daki deponun ve içindeki fişeklerin ve içi boşaltılmış el bombası gövdelerinin bana ait olduğu iddiası hukuki dayanaktan yoksundur. 4 tane ruhsatlı tabancam olduğunu, bunlara ve bunlara ait mermilere de evimde yapılan aramalarda el konulduğunu daha önce defalarca ifade ettim. Bu, delil klasörlerindeki belgelerle sabittir. Bunun dışında bir silahım ya da mermim yoktur. Görüldüğü üzere; hiçbir delil olmaksızın Halkalı’daki deponun ve içindeki eşyaların benim olduğu iddia edilmektedir. Bu sebeple, Sayın Mahkemenizden öncelikli talebim; suçun unsurları yönünden bir değerlendirme dahi yapılmaksın, üzerime yüklenen suçun benim tarafımdan işlendiğine dair dosyada kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından beraatime karar verilmesidir.
Ayrıca ifade etmek isterim ki; 6136 sayılı Kanun’un 3. fıkrası gereği de cezalandırılmamı isteyen iddia makamı, bu suçun maddi unsurlarından birinin “mermilerin ev veya işyerinde bulundurulması” olduğunu atlamıştır. Zira; mermilerin bulunduğu iddia olunan depo benim ne evim ne de işyerimdir. Dolayısıyla 6136 sayılı Yasa’nın 13. maddesinin 3. fıkrası gereği cezalandırılmam istemim de yerinde değildir. Bu hususun da Sayın Mahkemece dikkate alınmasını talep ediyorum.

Tuncay Özkan

2. SAVUNMA METNİ:
'ERGENEKON HUKUKSUZLUĞUNU YENMEK İÇİN HUKUKU SAVUNUYORUM'


TUNCAY ÖZKAN'IN ÖNCEKİ SAVUNMA TUTANAKLARI İÇİN:
2.Ergenekon Davası Duruşma Tutanaklarının Tümü

5301 defa okundu


Sayfamızın bu bölümünü kullanabilmeniz için TC Kimliğinizi Onaylamanız ve Üye olmanız gerekir.

Hızlı Üye Olun
Kullanıcı Adı :
Şifre :
E-Posta :

TC Kimliğinizi Onaylatmak için "Buraya Tıklayın"


img
  2010-03-05 16:33:03 
img
alev savaş~324213
ŞEREFLİ SAVCILARI GÖREVE DAVET EDİYORUM.HEEEEY ORADA DUYAN VAR MI?
img img
img
  2010-03-04 21:59:06 
img
ata35~10579
SAVCILAR,HAKİMLER 1 yıl 162 gündür Sayın T.ÖZKAN TUTUKLU!!suçsuz yatmak ne demek.PKK li sınırdan elini kolunu sallayarak giriyor.BUNA NASIL HUKUK DENİYOR.????
img img
img
  2010-02-10 10:40:09 
img
BizKaçKişiyiz
Sivil Toplum Platformu
Üyesi
fırat gül~42748
neresinden tutsan elinde kalıyor..12 eylül darbe ve yargısının kansız hali gibi..
img img
img
  2010-02-03 00:11:02 
img
BizKaçKişiyiz
Sivil Toplum Platformu
Üyesi
cozmonotx~623951
Hukuk katliamı yapanlardan bunun hesabı er geç sorulacak. Lütfen herkes bilgi,belge toplasın.
img img
img
  2010-01-31 16:07:07 
img
Kocaeli İl Başkanı
Arzu Salman~627721
Güneş balçıkla sıvanmaz... Bunu bir kez daha ıspatladınız... karanlıkları boğarak doğacak güneşimiz, hiç batmamak üzere...
img img
img
  2010-01-31 13:34:42 
img
hüseyintuzlu~623517
YARGI, "BAĞIMSIZ TÜRKİYE CUMHURİYETİNDEN YANA TARAF" OLMADIĞI SÜRECE BU KARMAŞA DEVAM EDECEKTİR; SAYIN GENEL BAŞKANIM.
img img
img
  2010-01-30 00:44:07 
img
esin serap~70817
Bunlar herkesi karaladıkları gibi sizi de karalayacaklarını sandılar ama baltayı taşa vurduklarının farkına varamadılar. Bütün bu hukuksuzlukların altından nasıl kalkacaklarına da formul bulabilecekler mi acaba?
img img
img
  2010-01-29 21:28:28 
img
Sunum Görevlisi
feray destegül~625379
sonuna kadar yanındayız sayın öçzkan ..ölmek var dönmek yok ..iyiki varsın ..hukuk fakültesini bitirdin ordünaryüs oldun sayın başkanım..seni nasıl sevmesin bu millet ...hiç boş durmuyorsun her yerde herzaman aydınlatıyorsun ışığınla biz leri...yakındır yakın güneşin zaptı yakın...
img img

 

 

 

 

 

 

 
Doktorlariz.biz 1202 SMS servisi