Kimsenin oyuncağı olmak istemeyenleriz Biz
1.300.211 Kişiyiz
»       
Beni Hatırla
 






'ERGENEKON HUKUKSUZLUĞUNU YENMEK İÇİN HUKUKU SAVUNUYORUM'

TUNCAY ÖZKAN
“ERGENEKON HUKUKSUZLUĞUNU YENMEK İÇİN HUKUKU SAVUNUYORUM”


HUKUK DEVLETİ İÇİN SAVUNMA


Tarihin dönemeçleri vardır. Bu dönemeçlerde sadece insanların, ülkelerin değil uygarlıkların da dönüştüğü anlara tanıklık ederiz. Türkiye’de, kendi kaderimizle beraber böylesi bir evrensel uygarlık tarihinin yeni yazımına ve gelişmesine tanıklık ediyoruz.

İnsan uygarlığı hiçbir şekilde kötüye, yanlışa bükülmez. Olaylar kötülerin veya yanlışların lehine gibi görünse de, tarih hep iyiden ve doğrudan yana yoluna devam eder. Çünkü uygarlık bedel ödenmeden elde edilecek bir siyasal ve insani statü değildir. Uygarlık imbiklerden süzülmeden oluşmaz. İnsanın insan olma, uygarlaşma ve kötüyle mücadelesi hayırlı bir mücadeledir.Yıkımı, kahredici uygulamaları ve çileli sonuçları olsa da hep güzelliklerin gelişmesine yol açar. Yararlı bir mücadeledir.

Burada bulunmamın gerekçelerinden birini insanın nasıl insan olduğu konusundaki uygarlık mücadelesine bir nebze katkı olarak kabul ettim kendi içimde. Çünkü hakkımdaki suçlamaların hukuki, fiili neden ve gerekçelerini bilmediğim gibi suçlamalarla ilgili bugüne kadar bana hiçbir şekilde bilgi verilmedi. Bu suçlamalarla ilgili gerçeküstü bir mantıkla hikâye gibi hazırlanan ve sizin sonucunu karara bağlayacağınız iddianamede yazılı ceza maddeleri üzerinden ancak fikir yürüterek elde ettiğim edinimlerimle bir açıklama, savunma diyemiyorum, açıklamalarda bulunacağım.

İddianamedeki suçlamaları kabul etmediğim; bu suçlamalara, iftiralara, karşı söyleyeceklerim bulunduğu gibi, bazı suçlamaları örneğin terör örgütü üyeliği gibi insanlık suçu saydığım kavramları bana haksız ve hukuksuz olarak yöneltmeyi cehaletin cüreti kabul ediyorum. Bunları bana yöneltenlere aynıyla iadeyi yaşam gailem sayarım.

Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefinde yazılı kurallara bağlı, Anayasamızı ve yasalarımızı, evrensel hukuk kurallarını tanıyan, bilen ve kabul eden, barış kültürü ve insan haklarının gelişimini evrensel ahlak sayarak yaşayan bir Türk yurttaşıyım. Atatürkçüyüm. Yurtta barış, dünyada barış ilkesi şiarımdır. Buna göre yaşadım. İlmi hür, irfanı hür, vicdanı hür bir vatandaşım. Cumhuriyetçiyim, halkçıyım, devrimciyim, laikim, devletçiyim, ulusalcıyım. İstiklal marşında yazdığı gibi emperyalizme karşıyım. İnsan onurunu yüceltme mücadelesinin bir parçasıyım. Faşizme, yobazlığa, gericiliğe, ırkçılığa ve yoksulluğa karşı mücadele ediyorum. Karşı olduklarımı söylemeyi ve onlarla mücadele etmeyi, insan olmamın, yurttaş olmamın temeli sayarım.

Bu değerler doğrultusunda yaşayan, çalışan, üreten bir birey olarak; “Tuncay ÖZKAN kimdir?”, size anlatmak isterim. Zira; bu anlatım, neden burada olduğuma da ışık tutacaktır.

Ben Tuncay Özkan, 1966 yılında Ankara’da doğdum. Lisans eğitimimi, Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde, Yüksek Lisans Eğitimini Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü’nde tamamladım. Gazeteciliğe, 1981 yılında, gece nöbetçi çaylak muhabir, gündüz polis adliye çaylak muhabiri olarak Ankara'da Rüzgârlı Sokak’ta başladım. 1984 yılında Hürriyet Grubu’nun çıkardığı Hürgün Gazetesi’nde çalıştım. Daha sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde görev aldım. 1993 yılında yazılı basından televizyona geçtim ve Uğur Dündar'ın yapımcısı olduğu “Arena” programında çalıştım. 1996 yılından 2002 yılının Temmuz ayına kadar Kanal D Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptım. Haziran 1998 - Şubat 2001 tarihleri arasında Radikal gazetesinde, Şubat 2001 - Temmuz 2002 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde, Temmuz 2002 - Aralık 2003 tarihleri arasında Akşam gazetesinde köşe yazarlığı yaptım. Temmuz 2002’de, Çukurova Medya Grup Başkanı olarak göreve başladım ve bu görevime Aralık 2003’e kadar devam ettim. 2004 yılında tamamen meslekten gelen arkadaşlarımla birlikte Kanaltürk’ü kurmak üzere çalışmalara başladım. 2005 yılında, Kanaltürk yayın hayatına başladı. Kanaltürk kanalında, ülkedeki çarpıklıkların belgeleriyle dile getirildiği “Söz Meclisi”, “Strateji” ve “Politika Durağı” gibi programların yapımcılığını üstlendim. Arkadaşlarımla birlikte, sosyal sorumluluk bilinciyle; üçüncü sayfa haberlerinden uzak, araştırmacı gazetecilik ürünü haberleri kamuoyu ile paylaşma amacıyla yaptığımız programlar, Kanaltürk’ü, 2006 yılında çok başarılı ve izlenebilir bir kanal haline getirdi. Dönem itibariyle; Kanaltürk’ün, Türkiye’de iktidar muhaliflerine yer veren ve 2007 yılında yapılan Cumhuriyet mitinglerini yayınlayan tek medya kuruluşu olması izlenirliğini daha da çok yükseltti. Siyasi iktidara muhalif bir ses olarak medyada ve kamuoyu nezdinde net bir duruşum oluştu. İşte ne olduysa bu duruş sonrası oldu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’liler tarafından hakkımda yapılan sayısız şikayet ve açılan hukuk davası, Kanaltürk televizyonunun üst üste geçirdiği mali denetimler, iktidarın bu yaklaşımının kamuoyunda ve bir kısım çevrelerde yarattığı psikolojik baskının sonucu olarak kesilen reklam gelirleri, vs. ekonomik olarak Kanaltürk’ün ayakta kalmasını gittikçe zorlaştırmaya başladı. Buna rağmen; ayakta kalmak, sesimizi duyurmak için televizyon kanalındaki çalışma arkadaşlarım ile birlikte çalışmaya, direnmeye devam ettik. 22 Temmuz 2007 seçimlerinden sonra Türkiye inanılmaz bir karamsarlık ve muhalefetin demokrasiyi tehlikeye düşürecek denli geri çekilmesi sorununu yaşadı. Bunun önüne nasıl geçebilirim diye düşündüm. Bir arkadaşımızın yazısına karşı -Cumhuriyet mitinglerine rağmen 2007 genel seçimlerinden çıkan sonuç kastedilerek- ; “Siz kaç kişisiniz işte kaç kişi olduğunuz çıktı ortaya…” diye yazı gönderen bir okura hitaben yazılan; “Biz Kaç Kişiyiz” başlıklı yazıdan esinlenerek, 13 Eylül 2007’de “Biz Kaç Kişiyiz” hareketini başlattım. İnternet üzerinden Türk halkına çağrı yaparak; “Biz Kaç Kişiyiz?” diye sordum. Çağrıma, 7 ayda, 1 milyon 300 bin kişi; “Biz de varız, yok olmadık, dimdik ayaktayız, yeni bir siyaset başlatalım” yanıtını verdi. Bunun üzerine; 2008 yılının Mart ayında “Yeni Parti” isimli siyasi partiyi kurma çalışmalarına başladık. Yeni Parti çalışmalarımızı, Kartepede siyaset okulu açarak ve parti yönetim kadrolarını burada eğiterek başlattık. Bunu, 1.5 ay boyunca devam ettirdik. Siyaset çalışmaları sürerken, Kanaltürk üzerindeki siyasi baskılar da doğal olarak had safhaya ulaştı ve ne yazık ki Kanaltürk’ün satışı elzem hal aldı. 2008 yılı Mayıs ayında Kanaltürk isimli kanal Akın İPEK’e satıldı. Ancak, bu durum, benim bir haberci olarak Türk halkına sesimi duyurma azmimi ortadan kaldırmadı. 2008 yılında yayın hayatına başlayan “Kanal Biz” adlı televizyon kanalında program yapımcılığı görevini üstlenerek, her türlü baskıya rağmen mesleğimi yapma azmimi ortaya koydum. 23 Eylül 2008 günü, -şuan Genel Başkanı olduğum Yeni Parti isimli siyasi partinin Ankara’da ilk kurucular kurulu toplantısını yapmadan bir gün önce- Ergenekon adı verile terör örgütüne üye olduğum iddiası ile gözaltına alındım ve o günden bu yana 1 yılı aşkın süredir tutukluyum.

Özgeçmişimden görüleceği üzere; 1983 yılından bu yana mesleki anlamda gazetecilik yapmaktayım. 1986 yılından bu yana sivil toplum örgütleri içinde aktif bir üyeyim. Türkiye’de ve dünyada demokrasilerin ve halkın yönetime katılımının demokratik kitle örgütleri aracılığıyla gerçekleşeceğine inanıyorum. 2008 yılından itibaren de ideallerimi gerçekleştirmek, Türkiye ile ilgili hayallerimi yerine getirmek ve halka Türkiye’de bir siyasi alternatif sunmak için siyaset yapmaktayım. Halen de Yeni Parti’nin Genel Başkanlığı görevini yürütüyorum. İddanamenin, benimle ilgili bölümlerinde, Tuncay Özkan’ın yaşam öyküsünü bütünüyle bir suç haline dönüştüren ve onun yaşam biçimini toptan yargılamayı amaçlayan ve hedefleyen bir hata içine düşüldüğü görülmektedir. Tuncay Özkan’ın siyaset yapma isteğini hedefleyen ve siyasal duruşuna karşı faşist, tek sesli, tek başlı bir politik duruş sergileyen iddianame metnini ve bakış açısını kabul etmem mümkün değildir.

İddianamede ileri sürülen olgulardan hangisinin tutuklu sanıklar için kuvvetli suç şüphesi oluşturduğunu açıklamayı “ihsas-ı rey” olarak gören, tutukluluk halinin devamı gerekçesi olarak “sanıkların henüz savunmalarının alınmamış olmasını” göstererek tutukluluğu “istisnai koruma tedbiri” olmaktan çıkartıp “peşin ceza uygulaması” haline sokan, çağdaş Ceza Muhakemesi Hukuku’ndan bir haber bu iddia makamına ve bu iddia makamının hazırlamış olduğu iddianameye karşı savunmamı sunmak mecburiyetinde olmaktan elem duymaktayım.

Esasa ilişkin savunmama geçmeden önce ifade etmek isterim ki; yazılı ve sözlü beyanlarımla sayısız kez dile getirdiğim üzere, iddianamede, bana atılı suçlamaların hukuki ve fiili gerekçeleri yazılı değildir. Öncelikle, Mahkemenizden, üzerime atılı TCK.’nın 311/1, 312/1, 314/2 ve 6136 sayılı Yasa’nın 13/1-3 maddelerinde düzenlenen suçların hukuki ve fiili gerekçelerinin yüzüme söylenmesini ve iddianamedeki yerlerinin bana gösterilmesini istiyorum. Çünkü, bunlar iddianame içinde bulunmamaktadır. Oysa ki; bunların yazılı olması, Anayasa’nın ve CMK’nın amir hükmüdür. Yukarıda belirttiğim üzere; üzerime yüklenen suçların hukuki ve fiili gerekçeleri Mahkemenizce açıklandıktan sonra, öncelikle usul olmak üzere savunma yapmama izin verilmesini talep ediyorum.

Bu davada, hangi hukuk dışı eylemim sebebiyle burada olduğum henüz bana söylenmemiştir. Ancak, iddianameyi okuduğumda; Anayasal haklarımın kullanılmasından ibaret aşağıdaki eylemlerimin suç oluşturduğu iddiasıyla burada tutulduğum çıkarımında bulunabiliyorum:

1. Bir parti kurarak siyaset yapmaya çalışmak,
2. Bir siyasi parti Genel Başkanı olmak, Başbakan olmak istemek, AKP iktidarına muhalefet etmek,
3. Parti kurma çalışmaları sırasında, topluma mal olmuş şahıslarla - örneğin sanatçı Metin Akpınar, öğretim üyesi Prof. Dr. Süheyl Batum- iletişim içinde olmak,
4. Atatürkçü Düşünce Derneği’ne üye olmak, seçimlerde aynı görüşte olmadığım adayın karşısına karşı liste çıkartmak,
5. Sivil toplum örgütü kurmak, üye olmak, yönetmek, yönetmeye çalışmak,
6. Ticaret yapmak, kar elde etmek, borç almak, reklam almak,
7. Gazetecilik yapmak, gazetecilik yaparken belge elde etmek, kitap yazmak, DÜŞÜNMEK, düşündüklerini açıklamak, toplumla paylaşmak, miting yapmak,
8. Türk Silahlı Kuvvetleri yöneticileriyle, Cumhurbaşkanıyla, MİT Müşteşarıyla, savcı ve yargıçlarla, polislerle, yerel halkla ve siyasilerle bir gazeteci olarak konuşmak,
9. Avukatlarımla konuşmak,
10. Bir gazeteci olarak Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla konuşmak, Kürt sorunu üzerine düşünmek, konuşmak ve kitap yazmak,
11. Aile üyeleriyle ( annem ve erkek kardeşim, kızım, karım ve evlilik akdim bitmiş bile olsa eski eşim) siyasi içerikli konuşmak,
12. Yakınlarımla küfürlü konuşmak, şakalaşmak, dedikodu yapmak,
13. Türkiye’nin sorunları üzerine arkadaşlarımla sohbet etmek, telefonla konuşmak ve yazmak,

İşte, Anayasal haklarımın kullanılmasından ibaret bu eylemlerim sebebiyle, hakkımda iki kez ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istenmektedir. Görüldüğü üzere; bu traji komik iddianamede, meşruiyetim ve Anayasal haklarımı kullanma isteğim, özgürlüklerim ve yasalara uygun yaşamım, Anayasal düzene sadakat ve halka hizmet amacım, duyarlı yurttaş olma bilincim ve Atatürkçü kimliğim suç sayılarak bu torba davanın içine katılmış bulunmaktayım.

Sayın Başkan, size ve Sayın Yargıçlarımıza bir soru yöneltmek istiyorum: 1995 yılında siz nerede ve hangi görevdeydiniz? Sayın üyelerden öğrenebilir miyim? Sayın savcılardan? Şimdi size bir yazı okuyacağım.Onun için soruyorum bu soruyu. Bu yazı şöyle:

“JİTEM, HİZBULLAH VE DİĞERLERİ

JİTEM, Hizbullah adlı islami terör örgütünün Van ilindeki bazı kamplarında PKK ile mücadelede bulunsun diye bu örgütün bazı elemanlarına yardımcı olmakla da suçlanmaktadır. Bu konudaki suçlamaları TBMM Faili Meçhul Siyasal Cinayetleri Araştırma Komisyonuna aktaran dönemin Batman Emniyet Müdürü görevden alınmıştır. JİTEM kontrol mekanizmalarının dışına çıkabilmektedir. Bu birim son derece büyük bir serbesti içinde telefonları dinlemektedir.
Örneğin PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşme yapmak ve kendisine geçmişinde MİT ile ilişkili bir görevi bulunup bulunmadığını sormak için Kürd-Ha Ajansı aracılığıyla bir randevu girişiminde bulunduk.
Bir süre sonra da bu görüşmenin olacağı yönünde sinyaller bize ulaşmaya başladı. Hazırlıklarımızı yaparken bir gün üst düzey bir subayın telefonla ardığını bildirdiler. Daha doğrusu bu subayın telefonda bu röpörtaj ile ilgili olarak dile getirdiği ve her sözcüğünün sonuna eklemekten kaçınmadığı “ öldürülürsünüz” sözcüğüyle yoğunlaştırılmış konuşmayı bildirdiler. Hemen bu subaydan randevu talep ettim. Görüşmeye gerek olmadığını söyleyeceklerini belirttiğini dile getirmesine karşın ısrarım üzerine randevu verdi.
Randevuya gittiğimde, daha görüşmemizin birinci dakikası içinde eline aldığı not defterinden bir sayfa çevirerek “yazdır bakalım o randevu işini kimlerle hallettiniz, adları neler” dedi. Birden şoke oldum.Toparlayıp:
“Ben bir gazeteciyim, muhbir değilim. Ben size isim falan yazdırmam” dedim. “O halde görüşme bitti, haydi güle güle” dedi.
Isarar ettim. Elindeki not defterini ve kalemini bırakmadan, gözlerini gözlerimden hiç kaydırmadan sözlerini sürdürdü:
”Oraya gidemezsiniz. Giderseniz geri dönemezsiniz. Dönerseniz o ropörtajı yayınlayamazsınız. Yayınlarsanız dava açılır, mahkeme mahkeme süründürürüz. Hatta o ropörtajı yaparsanız öldürülürsünüz, oradan sizi kurtaramayız. Sizi orada öldürecekler...”
Her lafın altından “öldürülürsünüz ve cezaevi” sözcükleri çıkıyordu. Israr randevu işini kimlerin ayarladığı noktasında düğümleniyordu. Cezaevi ve öldürülmekten korkan kişilerin Türkiye gibi ülkelerde gazetecilik yapamayacaklarını anlatıyordum ki, yeni bir şok dalgasıyla karşılaştım. Komutan elinin altındaki iki lacivert klasörü gösterip:
“İşte burada tüm yaptığınız telefon konuşmaları. Kiminle nasıl temas ettiğiniz, bütün görüşmeleriniz” deyiverdi. Şaşkınlığım daha da büyüdü. Komutan “sadece sizin değil onların da bütün konuşmaları var burada” diye devam etti.
Şaşkınlığım daha da artmıştı. Demek telefonların dinlenmesi olayı, bu kadar kolaylıkla ve alalade bir şeymiş gibi insanların önüne çıkartılabiliyordu. Gözlerim lacivert klasörlerde kalmıştı:
“ Kürd-Ha diye bir ajans var. Almanya’da açık adresi , telefonları var. Oraya başvurunca size yanıt veriyorlar. Ama telefonların dinlenmesi Anayasal suç” diyebildim.
Komutan “ama suçluların, telefonlarını dinlemek değil” dedi. ve allahtan ekledi, “ biz onların telefon konuşmalarında sizin talebinizi öğrendik. Ve bu adamla (Apo’yu kastediyor) konuşulmasını istemiyoruz”.
Daha sonra aynı komutanla 15 dakikalık randevumuz 2 saati aşkın samimi bir konuşma şekline dönüştü. “Vatan hainliği ve vatanseverlik” dahil pek çok konuda karşılıklı görüşlerimizi aktardık. Ne için böyle bir çalışma yaptığımızı anlattım. Gazetecinin böyle bir olaya nasıl bakması gerektiği konusunda uzun uzun konuştum. Bütün bunların sonunda asker olmayan yetkililer de araya girmeyi ihmal etmediler. Kısacası Apo ile röpörtaj istenmiyordu. Bunu bize net bir şekilde anlattılar. Biz de net bir şekilde anladık.
Sonuçta da biz bu kitabın veya hazırlayacağımız belgeselin içine koymayı düşündüğümüz o röpörtajı gerçekleştiremedik. Evet bunu yapamadık. Abdullah Öcalan’a gidip “Senin MİT ile bir ilişkin oldu mu? Seni geçmişte polis veya MİT muhbir olarak kullandı mı?” diye soramadık.
Bu soruları sorup yanıtlarını alsaydık acaba bundan kim, nasıl bir zarar görürdü? Bugün bu konuda söylenecek sözler kurumları veya kişileri ne derece tahrip edebilirdi. Ya da bugünün gerçeklerini değiştirebilirdi?
Evet askeri istihbarat bütün teknik ve personel yapılanmasıyla telefon dinlemesinden, diğer istihbarat ve cezalandırma yöntemlerine kadar Türkiye’de şu an en aktif örgüt olarak karşımıza çıkmaktadır. Ama eksiği hemen göze çarpmaktadır. İstihbarat örgütü gibi gözüken yapılanmanın aslında daha çok Alman gizli servisi Gestapo türünde olduğunu; cezaya, takibe dönük askeri polis şemasının ve çalışma yöntemlerinin bulunduğunu belirtmek gerekmektedir. Pisikolojik istihbarat doğal olarak bunun ayrılmaz bir parçası olmaktadır. MİT bütün bu gelişmeler içinde çekildiği girdabı ya tanımlamakta zorluk çekmekte ya da derdini anlatamamanın aczi içinde bulunmaktadır. Aslında JİTEM ve benzeri örgütler askeri yapıların içinde hemen her dönemde ortaya çıkmakta ve yaptıklarıyla bir süre sonra onu kontrolleri altında tutacaklarına inananları bile korkutmayı başarmaktadırlar. Nitekim JİTEM’de aynı korkunun sonucu olarak lağvedilmiş ama, ortadan kaldırılamamıştır. 1995 yılının Mart’ın dan itibaren bu birimde görev alanlar başka illere atanmışlardır. Ama yaptıklarından kaçının yasal, kaçının yasadışı olduğu konusu soruşturulmamıştır. Bunlar araştırılma gereği dahi duyulmadan kapatılmıştır.
Bu birimi oluşturanlar, ona görev verenler ortada yoktur. JİTEM’de görevli oldukları söylenen ve keyfi adam öldürdükleri açıklanan özellikle PKK itirafçısı devşirmelerle ilgili soruşturmalar da yoktur. Örneğin Türkiye’de hiç bir savcı veya güvenlik birimi kod adı “Yeşil” olan ve onlarca cinayetin faili olarak gösterilen Ahmet Demir adlı kişiyi bulamamıştır.
Jitem kanalıyla yapılan çalışmaların istihbarat veya haber toplama faaliyetiyle ilgisinin olmadığı da ortadadır. Bir görevliyi önce parayla, sınırsız yetkiyle ve hukukun üstünde görev anlayışlarıyla tanıştırıp, sonra da ‘Artık sen burada değil şurada görev yapacaksın, bizim talimatımıza kadar da bu teşkilat lağvedilmiştir. Eylem yapma’ demek, o görevliyi durduracaksa veya geçmişte yaptıklarını unutturacaksa ne ala... Ama dünyada bunun böyle olmadığı bütün denemelerde görülmüş bir gerçektir. Nitekim kapatıldığı belirtilen örgüt, bir süre sonra yeniden oluşturularak faaliyete sokulmuştur.
JİTEM konusunda bir önemli örnek ODTÜ’de yaşanmıştır. ODTÜ’de öğrencilerin 15 Mart 1995 tarihinde JİTEM kimliği ile yakaladıkları ve provakatör olduğu iddiasıyla kamuoyuna tanıttıkları Ümit Yalazlı gerçekten JİTEM elemanı çıkmıştır. JİTEM elemanını yakalayan ve kimliğini açıklayan öğrenciler hakkında daha sonra dava açılmıştır.

ASKERİ İSTİHBARAT YENİDEN ÖRGÜTLENİYOR

1995 yılında yapılan terfilerle eski MİT Müsteşarlarından Teoman Koman Orgeneralliğe yükseltilerek Jandarma Genel Komutanlığı görevine getirilmiştir. Bu görev değişimiyle birlikte ordu istihbaratında yeniden yapılanmaya dönük ilginç gelişmeler izlenmektedir. Örneğin ordu içinde “İstihbarat Sınıfı” subay eğitimine başlanmıştır. Bununla Sovyetlerdeki GRU (Askeri İstihbarat) türü bir yapılanmaya gidileceği ifade edilmektedir. Bu yapılırken ordu istihbaratındaki yapılanmaların sivil denetimin dışında gelişmesi ve önemli bir istihbarat potansiyeli bulunan ancak geleneği ve kontrol mekanizmaları olmayan yeni oluşumların ortaya çıkmasının iyi değerlendirilmesi gerekmektedir.
Çünkü JİTEM örneği bütün başarısızlıkları ve yolaçtığı sorunlarla gözönünde bulunmaktadır. Ancak Türkiye’nin yenilenen ve yetkileri yasalarda belirtilen sınırlarda kalabilecek iyi bir askeri istihbarat birimine de büyük ihtiyacı bulunduğu gerçektir. Bu durumda ordu içinde darbe ve cunta faaliyetlerinde bulunanların ortaya çıkartılmasında belki önemli bir yol alınabilir. Ayrıca silah ve savunma sanayinde gelişen teknolojilerin izlenmesinde, transferinde ve büyük ihalelerde Türkiye’nin çıkarlarının korunmasında bundan büyük ölçüde yararlanmak olanakları bulunmaktadır. Terör eylemlerine karşı kullanılacak timler ile bunların eğitimi konularında da bu birimler beyin gücünü arttırıcı, bilgiyi ön plana çıkartıcı ve koordinasyonu sağlayıcı çalışmalar yapabilmeledirler. Ama bütün bunları MİT ve diğer istihbarat servislerinin üstünde veya altında değil, eşit ve kendi sınırları içinde yapabilecek bir yapılanmaya gidilmeledir.”

Şimdi bu yazıyı kimin yazdığını ya da bu yazının nerede yer aldığını soracağım:

a- Gizli tanık çekirgenin ifadesi
b- Aykut Cengiz Engin’in makalesi
c- Mehmet Ali Pekgüzel’in makalesi
d- Nihat Taşkın’ın makalesi
e- Zekeriya Öz ve arkadaşlarının kaleme aldığı Ergenekon İddianamesi
f- Hiçbiri

Yanıt; hiçbiridir. Bu yazı, dosyanıza delil olarak sunulan, yazarı Tuncay Özkan olan ve Türkiye’de alanında ilk olan “Bir Gizli Servisin Tarihi MİT” kitabının 195 ile 198. sayfalarından alıntıdır.

Sizler 1995 yılında farklı yerlerdeydiniz. Ben ise bunları kitap olarak yazdım. Siz bunları kimden öğrendiniz? Sayın savcılar, bundan 14 yıl önce benim kitabıma taşıdığım konuları, şimdi bana atfedip beni terör örgütü üyesi olmakla suçluyorlar? Bu hayatın normal akışının neresine uygundur?

İddianame, benim politik duruşuma karşı bir muhafazakar siyaset ve yobaz politikacı suçlamasıdır. Bana kimse demokrasi dersi veremez. Açın okuyun, 13 kitap yazdım, demokrasi adına çok şey öğrenirsiniz. Şimdi bu kitaplardan bölümleri alıp süsleyip iddianame diye bana satmaya kalkmayın. Hukukun üstünlüğünün hakim olması ve demokrasinin gelişmesi için savcılar benim verdiğim mücadelenin çok gerisindedirler. Onlar iktidar pohpohu beklerken, ben ölüm pahasına demokrasi kavgası verdim. Benim Samanyolundan da Fetullahtan da, savcılarımızdan da alacak demokrasi dersim yoktur. Bunu okuyup iddianamelerine aparan savcılar niye bilgi ve tanıklığıma değil de sanıklığıma karar veriyorlar? Çünkü siyasi hesaplaşmaları var. Siz sayın yargıçların artık bunu görmesi lazım. Bu dava kirletilmiştir. Sayın Köksal Şengün, Susurluk sürecinde siz DGM de değil miydiniz? O Susurluk çetesini ortaya çıkartan delilleri kim getirdi? Tuncay Özkan. Ondan bu belgeleri kim alıp dosyaya koydu, kim bunların bütün boyutlarını biliyor? Aykut Cengiz Engin. Ne oldu da düne kadar kardeş olan Tuncay Özkan bugün Aykut Cengiz Engin’in hakkında iddianame düzenlediği , terörist yaptığı kişi oldu? Ne oldu da, Tuncay Özkan yüzünden Aykut Cengiz Engin‘in Tuncay Özkan ile yaptığı konuşmalar olduğu savlanan yasa dışı dinlemeler delil olarak dosyaya girdi? Neler oluyor da gerçekler yalanlarla kirletilmek, yargı mensupları birbiri hakkında şantaj malzemesi toplamak durumunda kalıyor? Bu iç savaş daha önce yaşandı mı hiçbir dönemde? Hayır. Peki düne kadar benimle her türlü mücadeleye giren insanları, hatta canıma kastedenleri benimle burada aynı davada bir araya getirdiniz, neden? Sizce bu yaşadıklarımız hayatın normal akışına uygun mu?

İşte burada Osman Gürbüz, sorun bakalım yaşamında Tuncay Özkan’dan çektiği kadar kimden çekti? Şimdi, 1996 da, Kocaeli çetesi Hayati Özcan’ın bir ifadesinden el defterime not düşmüşüm bunu alıp, tarihini kapatıp, beni Osman Gürbüz ile ilişkilendirecek kafaya hukukçu diyeceğiz öyle mi? Önce okuyun ve öğrenin. Sonra karşıma katakulliyle değil delille çıkın.

Yeşil öldükten sonra goy goy değil, yaşarken onun katilliğine karşı duracak yürek isterim. Yoktu kimse. Biz vardık, Bu dava meşruiyetin, namusun, yiğitliğin, erdemin ve erkekçe siyaset yapmanın ve yaşamanın yargılandığı bir entrikalar kuyusuna dönüştürüldü. Bunda da savcılar aracı kılındı. Peki siz sayın yargıçlar siz ne yapıyorsunuz?

Sorun Faili Meçhul Siyasi Cinayetleri Araştırma Komisyonu Başkanı Sadık Avundukluoğlu’na, o rapora benim için teşekkürü niye yazdılar? Bu iddianame masumiyeti, meşruiyeti ve hakkanıyeti, temiz vicdanları kirletmiştir. Savcılar yetki ve sorumluluklarını kötüye kullanmışlardır. Mahkemeniz bu savcılar hakkında suç duyurusunda bulunmalıdır.

Şimdi size gene bir metin okuyacağım: Burada deniliyor ki:


“Yeşil, Apo’nun peşinde”

Anayol Hükûmeti, Mercedes Operasyonu’ndan tam bir ay sonra 6 haziran 1996 tarihinde son buldu. Yerine Necmettin Erbakan’ın başkanlığındaki Refahyol Hükûmeti kuruldu. DYP lideri Çiller, koalisyonda Dışişleri bakanlığı görevini üstlenmişti. MİT’in Öcalan’ı hedef alan planlarında bir değişiklik olmadı. Planlanan ikinci operasyon 27 kasım 1996’da yürürlüğe kondu. Bu tarih, PKK’nın kuruluş yıldönümüydü. Abdullah Öcalan, her yıldönümünde PKK’nın Bekaa Vadisi’ndeki bir örgüt evine giderek, buradan radyo konuşması yapıyordu. Öcalan tam bu konuşması sırasında ortadan kaldırılacaktı. Mercedes Operasyonu’nda sıradan bir oyuncu olan Yeşil, bu kez Metin Atmaca adına düzenlenmiş bir pasaportla başroldeydi. 23 kasım 1996 tarihinde Esenboğa Havaalanı’nın protokol salonundan uçağa bindirildi. Yeşil, önce THY iç hatlar uçağıyla İstanbul’a geçti. İstanbul’dan transfer yaparak Lübnan Havayolları’na ait bir uçakla Beyrut’a hareket etti. MİT’in Kontr-Terör Merkezi’nin bir elemanı ile Yeşil ayrı ayrı gittiler. Yanlarında MİT’den kimse yoktu. İki ayrı grup halinde ayrı ayrı noktalardan Lübnan’a girdiler.
Yeşil, Bekaa Vadisi’ne Beyrut üzerinden geçecekti. Ancak önce kendisiyle buluşması gereken kişilerle buluşmakta gecikti. Diğer eleman olay yerine geç gelince buluşma gerçekleşmedi. Ama diğer elemanlarla buluştu. Fakat Bekaa’daki örgüt evinde patlama olmadı. Evde büyük bir tadilat yapılıyordu ve evin içi inşaat malzemesi ve kum doluydu. Sadece bir bekçi ve ailesi vardı. Yeşil ve diğer casuslar yanlarındaki bombaları yerleştiremediler. Operasyon bir sene sonrasına bırakıldı. Yeşil bundan öncede MİT mensuplarıyla katıldığı bir başka operasyonda gözaltına bile alındı. Ama 3 gün süreyle sorguya dayanınca serbest bırakıldılar.
Yeşil olayın ardından havayoluyla Ankara’ya geldi. Ertesi gün raporunu yazmak üzere MİT’e davet edildi. (Raporunu yazdı. Kritik yapmak üzere hazırlanan toplantıya gelmedi. Biz her faaliyetin ardından bu şekilde toplantılar yapar, hata varsa onların tekerrür etmemesine çalışırdık.) Ama o bir daha ortalıkta gözükmedi. Onu en son görenler Ankara Esenboğa Havalimanı’nda yanında bulunanlar oldu. Bir daha ne rapor ne de ses verdi.
Operasyonlar Genelkurmay’ı kızdırdı
Yıllar sonra bu operasyonda kullanılan Metin Atmaca kimliğine ait pasaport bana posta yoluyla gönderildi. Bazı çevreler bunun Yeşil’in öldürüldüğü şeklinde yorumlanması gerektiğini ileri sürerken, MİT bu pasaportu yayımladığım için bana dava açtı. Ayrıca pasaportu imha etmediği gerekçesiyle Yeşil’e son görevlerini veren dönemin MİT Kontr Terör Daire Başkanı Mehmet Eymür’de aynı dava içinde yargılandı.
Öcalan’a karşı sadece MİT ve polis değil, aynı zamanda askerî kaynaklar tarafından da yakalanması veya öldürülmesi noktasında pek çok operasyon düzenlendi. Onlarda da başarı sağlanamadı.
Bu arada Genelkurmay Başkanlığı yapılan operasyonlardaki başarısızlıklar yüzünden bu faaliyetlerde yer alan tecrübeli iki muvazzaf subayı operasyon aşamasında “kursa gidecekler” diye geri çekti. Dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir MİT yetkililerinin ısrarları karşısında onların telefonlarına çıkmayarak tepkisini gösterdi. Zamanın askerî istihbarat başkanı da Şam’daki askerî ataşeye telefonla “Oraya ekipler yolladık. Apo’yu yakında ayağına ip bağlayıp sürükleye sürükleye getirecekler. Şimdi Suriyeliler dinliyordur. İyi dinleyip öğrensinler” şeklinde açık ve tepkili mesajlar iletti. Bunlar askerin duyduğu tepkilerin dışavurumuydu.

“Akrebin etrafındaki ateş”
Amerika’nın, Öcalan’ın Türkiye’ye verilmesiyle ilgili teklifi aslında aylar öncesinin bir senaryosuna dayanıyordu. Amerika Öcalan’la ilgili kararını çoktan vermişti. Bu konudaki ilk bulgular Milliyet gazetesinin Washington muhabiri olan ve She is Voıce of Amerika, Amerikanın sesi olarak anılan Yasemin Çongar’ın kaleminden Türkiye’ye yansıdı. Amerikalı profesör Michael Gunter, Şam’da Abdullah Öcalan’la görüşmüştü. Hem de 10 saat boyunca. Görüşmede ve sonrasında Öcalan’ın Şam sokaklarında gezerken çekilen “enfes” fotoğrafları Türk basın mensubuna veriliyordu. Oysa Suriye, Türkiye’ye hep aynı yalanları söylemişti yıllar boyunca: “Öcalan bizde yok”.
Şimdi tanıklar Amerika’dan sesleniyordu: “Türkiye bak Öcalan Suriye’nin başkenti Şam’da elini kolunu sallayarak geziyor”.
Yasemin Çongar bu görüşmeyle ilgili olarak Gunter’den ve onun aydınlattığı Amerikalı çevrelerden edindiği izlenimlerini şöyle aktarıyordu:
“PKK lideri Abdullah Öcalan yoğun bir çelişki yaşıyor. Öcalan, bir yandan örgütünün askerî açıdan geriletilmiş olması ve kendisinin yıllardır Suriye dışına çıkamaması nedeniyle ‘yalnızlaşan, güçsüzleşen’ bir görünüm çizerken; bir yandan da, başta Şam, Atina, Bonn gibi başkentlerden gördüğü muameleden ‘memnuniyet’ belirtiyor ve PKK’nın yakın dönem hedeflerini ‘uluslararası nüfuzu ve etkinliği artırma’ diye saptıyor. Kürt sorununa ‘Türkiye sınırları içinde siyasî çözüm’ istediğini belirten ve Türk askerî liderleri ile Türkiye’deki ‘PKK dışı’ Kürt temsilcilerinin ‘diyalog’ başlatmasını öneren Öcalan, Clinton yönetimini de, bu yönde nüfuz kullanmaya davet ediyor. Suriye devletinin Öcalan’a verdiği, Şam’daki dayalı döşeli apartman dairesinin yanı sıra, kente 10 kilometre uzaklıkta tahsis edilen iki ayrı villada PKK’lılara Kürtçe ve Türkçe eğitim yaptırılıyor. Öcalan, sonuncusu 13 martta kendisini ziyaret eden PASOK üyesi iki Yunan milletvekili olmak üzere, uluslararası heyetleri de, bu villalarda ağırlıyor. Suriye - PKK yakınlığını yansıtan bir başka yeni olgu da, örgüt militanlarının yüzde 25’ini ‘Suriyeli Kürtler’in’ oluşturması. Şemdin Sakık’ın KDP’ye sığınmasından ‘rahatsız’ olan Öcalan’ın, yeni siyasî danışmanı ise PKK üyesi değil. 1946’da kurulan ve bir yıl yaşayan ‘tarihteki tek bağımsız Kürt devleti’ Mahabad Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Muhammed’in tek oğlu, İran kökenli Ali Gazi sık sık Almanya’dan Suriye’ye gelerek Öcalan’la siyasî istişare yapıyor. Öcalan’ın ruh haline ve PKK’nın son durumuna ilişkin izlenimleri, ABD’li siyasetbilim profesörü Michael Gunter’dan öğreniyoruz. Kürt sorunu konusunda yayınları olan, Tennessee Teknolojik Üniversitesi öğretim görevlisi Gunter, 13 - 14 mart 1998 tarihlerinde Şam’da, Öcalan’la 10 saati aşan bir görüşme yaptı. Gunter, ‘ABD hükûmetine yakında ileteceğim’ dediği siyasî mesajları da içeren bu görüşmenin ayrıntılarını, Şam dönüşünde bana aktardı.” Gunter’ın ağzından “Öcalan 1998” şöyleydi:
Amerika’nın gözünde Öcalan
“Öcalan’ı biraz izole olmuş buldum. PKK’nın birçok yöneticisi Avrupa’da, Türkiye’de, Kuzey Irak’ta yaşıyor. Mart başında, Kani Yılmaz’ın Almanya’da serbest bırakılmasının ardından, Avrupa’da çok önemli bir PKK toplantısı yapılmış. Buraya katılamamaktan sıkıntılıydı. Ancak kanımca, örgüt üzerindeki denetimi tam ve çevresindekilerden sadakat görüyor. Öcalan, 1979’dan beri, Suriye ve Suriye denetimindeki Lübnan toprakları dışına çıkmamış. Tek istisnası, 1982’de K. Irak’ta KDP lideri Mesut Barzani’yle buluşması. Belki birkaç kere daha Irak sınırını geçmiş. Ancak İran’a, Kıbrıs’a, Yunanistan’a gittiği haberleri yalan. Ancak ziyaretçisi eksik olmuyor. Beni ilk gün, yanındaki iki PASOK milletvekili nedeniyle bekletti. Daha sonra milletvekilleri, Öcalan ve Londra’dan gelen bir İngiliz hanım, hep beraber yemek yedik.
Şam’ın sağladığı olanaklar ortada; Öcalan’ın Suriye’de çok rahat hareket ettiği belli. Ancak terörist Carlos’un sonunda Sudan tarafından Fransa’ya iade edilmesi gibi, örneğin ‘su pazarlığı’ sonucunda Öcalan’ın da Şam tarafından Türkiye’ye verilmesi mümkün. Öcalan, Almanya’nın kendilerini siyasî muhatap olarak kabul etmeye başlamasından memnun olduğunu, ancak bu tutumun, Avrupa Birliği’ne yansıtılamadığını, çünkü Alman hükûmetinin Kürt meselesine ‘uluslararası’ değil, ‘içişleri’ boyutunda baktığını söyledi. Öcalan’a göre, Türkiye’yi ‘siyasî çözüme’ zorlayabilecek tek ülke ABD. PKK lideri, Washington’ın tutumundan hiç memnun değil. Öcalan’ın önerisi, Türk devleti ile Kürt halkının temsilcileri arasında diyalog başlatılması. PKK’nın terörist etkinlikleri nedeniyle, bunun ilk başta PKK’lılarla olamayacağını kabul ediyor. Ancak günün birinde Arafat gibi, Mandela gibi kendisinin de ‘siyasî kabul’ göreceği inancında. Diyaloğun ilk aşamada, basına hiç yansımadan gizli yürütülmesini isteyen Öcalan’a göre, Türkiye’deki Kürt kökenli ve bunu reddetmeyen milletvekilleri, HADEP ya da başka kültürel Kürt oluşumları temsilci olabilir. Şerafettin Elçi’yi sorunca, ‘Onu, kendi halkı kabul etmez’ diye karşı çıktı. Diyaloğun ‘devlet’ tarafında, Türk genelkurmayı olması gerektiğini, çünkü sivillerin bu konuda irade gösteremeyeceğini söylüyor. Cumhurbaşkanı Demirel’den ‘işi bitmiş, tükenmiş’ diye söz etti. Deniz Baykal’dan ‘umudu olup olmadığını’ sordum; ‘umutsuz’ konuştu. Mesut Yılmaz’ı ‘güçsüz’ buluyor. Öcalan, ‘Özal yaşasaydı, Kürt sorunu çözülürdü’ diyor. PKK lideri, Özal ve Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in, Kürt sorununda açılım istedikleri için öldürüldükleri iddiasında. Bağımsız devlet fikrini bıraktıklarını söylüyor. Kürtlere kültürel ve siyasî haklar verilmesini, bağımsız bir Kürt partisine olanak tanınmasını istiyor. Ancak PKK’nın, Sürgündeki Kürt Parlamentosu’nu, İran, Irak ve Suriye Kürtleri’ne açma kararı, Kürtler’in federasyon kurması ve sonunda genel bir Ortadoğu Kürt-Türk-Arap-Acem federasyonuna gidilmesi planları, Öcalan’ın diğer söyledikleriyle tam bir çelişki içinde.
Öcalan’ın eşi ve sevgilisi yok. Erkek kardeşlerinden Kuzey Irak’ta PKK komutanı olan Osman’la temasta. Türkiye’deki kardeşi Mehmet’i apolitik, kendi halinde bir adam diye anlatıyor ve Türk devletinin onu genelde rahat bırakmasından memnun. Öcalan hayatında hiçbir insana ateş etmediğini söylüyor. Ancak onca insana öldürme emri veren birinin, böyle konuşmasına anlam veremedim.”

Bunlar Çongar’ın aktardıkları. Bu görüşmede Öcalan’ın artık terör yerine siyasî kimlikle ortaya çıkma isteğini belirtmesi dikkat çekici. Kenya operasyonunda bu isteğin etkisinin de büyük olduğu açık. Terör yaratmayan bir Öcalan ve PKK, bölgenin diğer siyasî güçleri olan Mesut Barzani ve Celal Talabani’yle çatışmaya girecektir. Ama ne gariptir ki Öcalan Suriye’den Türkiye’nin baskısıyla çıkartılmadan önce gerçekleşen bu görüşmenin bir benzeri , Amerikalı iki casus ile Öcalan arasında, Öcalan Kenya’da yakalanmadan birkaç gün önce tekrar gerçekleştirilmek istenmiştir.
PKK’nın yayın organlarından MED TV Öcalan’ın yakalanmadan hemen önce uçakta kaleme aldığı bir mektubu yayınladı. Daha sonra bu mektup ayrıca PKK’nın Almanya’da yayımlanmakta olan günlük gazetesi Özgür Politika’nın 11 ekim 1999 tarihli sayısında da tekrar edildi. Abdullah Öcalan’ın kendi el yazısıyla kaleme aldığı mektup 16 ocak 1999 günü iki Amerikalı’ya hitaben yazılmış. Bunlar Peter Galbright ve Graham Fuller. Öcalan Amerikan gizli servislerinin bu iki önemli adına mektupta şöyle diyor:

‘‘Sizlerle yapacağım ve çok önemli bulduğum görüşmeyi elimde olmayan nedenlerle gerçekleştiremeyeceğimi üzüntüyle sizlere belirtmek durumundayım.
Bu dönemde böyle bir görüşme hayra,öneme haizdir. İleride koşullar elverirse gerçekleştirmek arzumdur. Ortadoğu’da önemli gelişmeler arifesinde diyalog birçok yanlışı önleyebilir ve bazı doğrulara uygulama şansı verebilir.
Benim yerime sizlerle görüşecek arkadaşlara vereceğiniz mesaj ve yaklaşımları beklediğimi önemle belirtirim.
Gelişiniz için teşekkürlerimi belirtir, saygıyla selamlarım.

16.1.l999 Abdullah Öcalan. ’’

Bunlar da 2000 yılında yayınladığım “Operasyon” kitabımın 26 ile 28. sayfalarında yer alan satırlar. Şimdi bana birileri biz bunları Tuncay Özkan’dan almadık, Çevik Bir’i çağırıp bunları sormadık derse, onlara intihalci demez de ne dersiniz?

Bunlar mı bana demokrasi dersi verecekler? Bunlar mı, bu kafa mı bana anti militarzmi öğretecek, doğru ve gerçek neymiş nasıl ulaşılır nasıl halkla paylaşılırmış bunlar mı bana öğretecekler?

Bana karşı yapılan ayıptır. Benim kitaplarımı okuyup öğrenip ahkam kesenler tanık, ben sanığım…Bunu vicdanınız nasıl kaldırır? Mahkemeniz buna nasıl göz yumar? Nasıl, nasıl?

Ben muhalifim. AKP karşıtıyım ve onu demokratik yollarla iktidardan devirmek için her şeyi yapıyorum. Yerine seçilmek, ülkeyi yönetmek istiyorum. İlla din sömürüsü mü yapmam gerek, illa emperyalist tezgahına mı yatmam gerek bu ülkeyi yönetebilmek için?

AKP karşısında demokratik zeminde alenen yürttüğüm mücadelede daha ne yapayım? Parti kurdum. Genel Başkan oldum. Yani, hodri meydan dedim. Bunu nasıl görmezden gelirsiniz. Darbeyle iktidara gelecekler parti kurar mı? Onlar evde oturur çağrılmayı bekler. Bu çelişkilerin, bu politik yargılamanın iddianamedeki uzantılarına nasıl karşı çıkmazsınız?

Cehaletin bu cüretine nasıl olur da teslim olursunuz?

Yüreğinize sorun bakalım size ne diyor?

Şimdi size bütün senaryolarınızı ortadan kaldıracak ve bu iddianamenin intihallerle oluşturulup, aparılmış bilgilerle donatıldığını ortaya koyacak bir alıntı daha yapacağım:

“DEVLETİN RANTI"

Uğur Mumcu, 27 Ocak Çarşamba günü yüzbinlerin "Uğur'lar ölmez", "Katiller bulunsun, hesap sorulsun", "Türkiye İran olmayacak", "Mumcu'nun katili kontrgerilla", "Mollalar İran'a" sloganları ile Ankara'da toprağa verildi. Yalnız Ankara mı ayağa kalktı o gün? İstanbul, İzmir, Antalya, Adana ve birçok ilde kitlesel gösteriler ve saygı yürüyüşleri yapıldı.
Devlet bir zamanların "Sakıncalı Piyadesi" için tüm olanaklarını seferber etti. Öyle ki, 24 Ocak günü ana haber bülteninde suikasti ve sonrası gelişmeleri 43 dakika veren TRT'de birbiri ardına Mumcu ve Kemalist görüşü içeren programlar yer aldı. Mumcu'nun cenaze töreninin bir bölümü de yine aynı TRT ekranlarından naklen yayınlandı. Radyolardan yürüyüşlere çağrılar yapıldı. Tepkisiz toplumun büyük bir kesmi, yakın tarihin en büyük tepkisini gösteriyordu. Devlet, Atatürkçülüğün yılmaz savunucusu Mumcu'nun ölümüyle sanki bir mirastan kendi payına düşen rantı yiyordu.
Atatürkçü, laik ve Kemalist kesim kitleler halinde tepkinin merkezini oluşturuyordu. Doğaldı, çünkü Mumcu laiklik ve Atatürkçülük konusunda taviz vermeyen bir yazardı. Ama aynı zamanda sosyalistti. Devlet Mumcu'nun bu özelliğini tamamen gözardı ederken, laik, Atatürkçü ve sosyalist tepki yollara dökülüyordu. Bu belki de, Türkiye'nin yakın bir gelecekte, üç kez yaşanan, ama son dönemde "unutulan" yeni bir siyasi hareketlenmeye gidebileceğinin de bir göstergesi miydi? İşte en önemli soru buydu.
Koalisyon hükümetini belki de sevindiren bir "milli birlik" havası yaşanıyordu. Ve tüm gözler İran ile terörist şeriatçi gruplar üzerindeydi. Zaten Mumcu'nun ölümünden sonra gazeteleri ve bazı televizyon kanallarını arayanlar, eylemi İslami Kurtuluş, İslami Hareket, IBDA - C adlı örgütler adına ayrı ayrı üstlenmişlerdi. Sanki toplumda bir laik - antilaik ayrımı yaratılmak isteniyordu. Dönemin Genelkurmay Baskanı Orgeneral Doğan Güreş olay sonrasında Anayasa Mahkemesi Başkani Yekta Güngör Özden'i makamında ziyaret ediyor ve şu sözleri söylüyordu:
"Türk ordusu arkanızdadır. Sonuna kadar destekçiniziz. Hiçbir şeyden çekinmeyin. Üniversite gençliğine bakın. Her geçen gün Atatürkçü sayısı artıyor. Atatürk, laik cumhuriyeti kurmuştur. Bu çizgiden sapma olmaz. Bunu devlet de, hükümet de, asker de söylüyor. Bunda mutabıkız. Ben de, her zaman dua ederim. Hepimiz müslümanız. Ama müslümanlıkta öldürme olmaz."
Toplum sanki birtakım güç odaklarınca bir kutuplaşmaya çekilmek istenir gibiydi. Bir dönemde SSCB'yi çökertmek için gerçekleştirilen yeşil kuşak projesinin ürünü olan İran'daki Mollalar düzenini belki de, dünyanın tek patronu tasfiye hareketini başlatmıştı? O günlerin ve sonrasındaki gelişmelerin bu yorumu haklı çırakacak gelişmelerle dolu olduğu unutulmaması gereken bir gerçekti çünkü.
Bunun için de senaryo hazırlanmış, roller de belirlenmiş, dağıtılmıştı. İşte bu gerçeğe Mumcu'nun tanıdığı üst düzey bir askeri yetkili şu sözlerle parmak basıyordu.
"Bu olay neleri biraraya getirdi. Laikliği, Atatürkçülüğü ve bölünmezliği savunanları. Kimdir bunlar? Yani hangi gruplardır? Bu gruplardan hangisini harekete geçirmek amaçtır? Neden ölüm şekli bu yöntem? Ne harekete geçirilmek isteniyor? Devletin bu işle ilgisi olamaz. Bir de olay sürekli olarak İran yanlsı dinci örgütler üzerine kurduruluyor. Bu arada basına da dinci örgütlerle ilgili pompalama yapılıyor. Bence olay bunlarla bağlantılı değil. Buna askerlikte örtülü harekat denilir. İşin içinde başka güçler var."
Dönemin Cumhurbaşkani Turgut Özal ise, ABD'den yaptğı açıklamada, bir takım güçlerin Türkiye ile İran'ı karşı karşıya getirmeyi amaçladığını belirtirken, MIT'e yönelik olarak da şu eleştiriyi getiriyordu:
"İran'la ilgili iddiaları Türkiye'nin gizli servisi MIT ortaya atıyor. Buradaki kişiler hem birşeyler yapıyor gözükmek hem de, para kazanmak için bunu yapıyor..." (Ocak 1993- Gazeteler)
Evet, oyun iyi tezgahlanmıştı. Laik ve antilaik güçler gerçekten karşı karşıya getiriliyordu. Sonrasında yaşanan ve Sivas'ta 37 aydının diri diri yakılmasıyla sonuçlanan olaylar, arkasından gelen ve toplumda belirli ölçülerde atılan tepki tohumlarının uç vermesinin delili olan İstanbul Gaziosmanpaşa olayları hep aynı oyun yazarının kaleminden çıkmış versiyonlar değil miydi acaba?
Devletin kendi içinde bir hesaplaşma da yaşanıyordu. JİTEM kurucularından emekli binbaşı Ahmet Cem Ersever, Suriye İstihbaratı'ndan arkadaşı Mahsune Dgaube ve Mustafa Deniz öldürülürken cesetleri Ankara'yı çevreleyen üç ayrı noktada bulunuyordu. Başbakan Tansu Çiller'in bu ölümlere ilişkin değerlendirmesi de oldukça ilginçti:
-Kendi iç hesaplaşmaları.
Bu cinayetler Türkiye'de yeni bir "modayı" başlatıyordu. "Babalar" birbiri ardına öldürülürken, her ne hikmetse cesetler hep otoyollar civarında bulunuyordu.
Evet, bir iç hesaplaşma var gibiyidi. Ancak, bu hesaplaşmada devlet ya da devlet içindeki kimi odaklar taraf mıydı? Onlardan bazıları girdikleri karanlık ilişkileri bu yollarla mı gizlemeye çabalıyorlardı acaba? Geçmişin eli kanlı ülkücü teröristleri, yeni dönemin itirafçı infazcılarıyla birlikte omuz omuza kimin için ve neye karşı mücadele veriyordu? Devlet kimlerin elinde kime karşı kullanılıyordu? Bu soruların yanıtlarının Mumcu suikastinin çözümünde büyük faydası bulunuyor.


N A M U S B O R C U

Mumcu'nun ölümüyle oluşan "milli birlik ve beraberlik" havası içinde hükümet yetkilileri suikasti aydınlatmayı "bir namus borcu" (!) olarak gördüklerini açıkladılar. Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, yine dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin ne yazık ki, suikastle ilgili soruşturmada "bir arpa boyu yol bile alınamadan" koltuklarından çekildiler. Namus borcu ise, seleflere kalmıştı.
Suikastten birkaç gün sonra Refah Partililer tarafindan TBMM'de gündeme getirilen bir MİT belgesi ise, Ankara kulislerini karıştırıyordu. 2 Şubat 1993 tarihini taşıyan ve Başbakanlık makamına MİT Müşteşarı Sönmez Köksal imzası "çok gizli" damgası ile gönderilen belgede söyle deniliyordu:
"ABD'nin güvenliğini ve hayat çıkarlarını yakından ilgilendiren Türkiye'nin gerekli yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla, Ortadoğu'yu kontrol altına alıp, Türkiye'nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini önlemek maksadıyla;
ABD haberalma servisi CIA denetiminde, İsrail kabine görevlisi Haim Bar - Lev kontrölünde İsrail "Gadna" birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim Hayfa Deniz Üssü'nden botla Türkiye'ye giriş yapmışlardır. Mezkur timin ülkemizdeki görevleri teşkilatımızın değerli haber kaynaklarından gazetesi Uğur Mumcu ve Mehmet Ali Birand'ı öldürmektir. Gazetesi Uğur Mumcu'yu öldüren tim elemanları ikinci görevleri olan Birand'ı öldürmek için ülkemizden çıkış yapmışlardır. Tim elemanları yaptığımız istihbarat neticesinde İsrail hükümetinin Ankara Temsilciliği'nde kaldıkları tespit edilmiştir." (Belge - 8: MİT'e ait olduğu iddia edilen belge)
En basit Türkçe ve dilbilgisi kurallarından bile haberi olmayan kişi ya da kişiler tarafından kaleme alınan ve Mumcu'yu MİT'in "değerli bir haber kaynağı" olarak tanımlayarak, çamur atan bu belgenin sahte olduğu da kısa sürede belirleniyordu. Belgeyle ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığı'na, MİT Müsteşarı Sönmez Köksal imzası ile 15 Şubat 1995 tarihinde gönderilen "gizli" yazıda şöyle deniliyordu:
"İlgi yazı ile bilgi istenilen, Refah Partisi Kocaeli Milletvekili Şevket Kazan tarafından 'MİT Belgesi' olarak açıklanan yazının müsteşarlığımız ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.
Buna rağmen MİT belgesi olarak nitelenen yazının temin edilebilen fotokopisi üzerinde yapılan ön incelemede, anılan yazının 'Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı' antetli kağıda yazıldığı, imzanın doğru olduğu, ancak başka bir yazıdan alınarak monte edildiği belirlenmiştir.
Ayrıca; söz konusu yazının sayı sistemi ve hitap tarzının MİT Müsteşarlığı'nın yazışma esaslarına uymadığı da görülmüştür. Arz ederim." (Belge - 9: MİT'in DGM'ye yanıt yazısı)

Ben bunları Uğur Mumcu Suikasti kitabımda 2000 yılında yazmışım. Şimdi bunları yazan ben; yanlı, demokrasi karşıtı ve darbeciyim; bunları benim kitaplarımdan tam 10 yıl sonra intihal edip iddianame yazan savcılar ise demokrat olacak öyle mi? Ben Uğur Mumcu katiliyim, ama onlar cinayeti aydınlatacak kahramanlar öyle mi? O yargılamada çok yol alındı baylar. Anlatayım mı “Umut Davası”nı? İster misiniz? Zahmet edip okudunuz mu iddianameyi, hükmü…Yok, ama ne gerek var, telefon dinliyorsunuz ya, oradan duyduklarınız yeter size.

“Düşünün yarenler, aşk bir güneşe benzer, aşkı olmayan kişi misali taşa benzer” demiş Yunus.

Haydi aklınızı ele geçirdiler, haydi gözünüz kapalı, kulaklarınız sağır,diliniz lal. Peki, gönlünüzü de mi kilitlediler? Vicdanız kanamadan nasıl uyuyorsunuz? Siz neyi suçladığınızın, bu topraklara neyin kinini ektiğinizin ve bu kin ile kirli siyaset üzerinden yargılama yaptığınızın, bu memlekete ne yaptığınızın farkında mısınız?

Buna hukuk diyorsanız, buna vicdan diyorsanız, hukuk anlayışınızı ve vicdanlarınızı gözden geçiriniz.

Bana PKK’lı diyen bu kafayı şiddetle kınıyorum. PKK sokakları kurtarılmış alan ilan ettiğinde, bakın ben 1993 yılında ne diyordum Kıyamet Mahkemesi kitabımda:

“PKK da Hayali İhracat Yaptı”

Bir hükümet düşünün ki yok etmeye çalıştığı, amansız bir savaşa girdiği terör örgütünü finanse etsin... Böyle şey olmaz demeyin. Böyle bir hükümet Türkiye'de yönetimde uzun yıllar kaldı. ANAP iktidarı hayali ihracatı kolaylaştıran düzenlemeleri yaparken belki bunları düşünmemişti ama yaptığı düzenlemelerden başını ağrıtan terör örgütü PKK da yararlandı ve hayali ihracattan aldığı devlet parasını, Güneydoğu'da devlete kurşun olarak geri yolladı.
Diyarbakır Gümrük İdaresinden BİAT İç ve Dış Ticaret AP ve TAMAK Makine Sanayi ve Ticaret Limited Pirketi adlı ihracatçı firmaların yapmış olduğu hayali ihracat olayında, belgelerden bu işin nakliyeciliğini yaptığı saptanan Mersin Ticaret ve Sanayi Odasına kayıtlı ERENTUR TRANSPORT ve Ticaret Limited Pirketi kurucusu ve ortaklarından olan Nusaybin doğumlu Abdülhakim Eren'in adına rastlanıldı. Eren ile ilgili araştırma sonucunda PKK örgütü üyesi olmak suçundan 3 Pubat 1986 tarihinde yakalanıp tutuklandığı ortaya çıktı.
Eren'in ayrıca Mersin Emniyet Müdürlüğünce 20 Ekim 1987 tarihinde 1918 sayılı yasaya muhalefet, kaçak bakır almak, bulundurmak, nakletmek ve satmak suçlarından yakalanarak adli makamlara sevkedildiği ve tutuklandığı saptandı. Abdülhakim Eren'in PKK örgüt üyesi olmak ve örgüt adına çeşitli eylemlerde bulunmak suçundan 16 Ekim 1990 tarihinde bir kez daha Mersin Emniyet Müdürlüğünce yakalandığı, 24 Ekim 1990 tarihinde adli makamlara sevkedildiği ve tutuklandığı da anlaşıldı.

Uyuşturucunun Kara Parasını
Devlet Döviziyle Akladılar


Türk Dışişleri Bakanlığı Almanya'dan ulaşan bilgileri aldığında pek de şaşırmadı. Böylesi pek çok olayla ilgili olarak sadece Almanlardan değil, birçok ülkeden yüzlerce bilgi geliyordu. Dışişleri Bakanlığında, gelen yazıya 13 Ekim 1992 tarih ve 7942 sayı verildi. Dosyanın üzerine, "Hayali ihracat ve uyuşturucu ticaretiyle kara paranın aklanmasına dair" diye yazıldı. Arasına Düsseldorf'taki Alman Gümrük Takip Dairesince Maliye ve Gümrük Bakanlığı Dışilişkiler Dairesine gönderildiği anlaşılan 21 Haziran 1991 tarihli yazı da eklendi. Bu yazı ve ekler aslında hiç de içaçıcı değildi.
Düsseldorf Gümrük Araştırma Bürosu görevlilerince yürütülen araştırma ve soruşturma sonucunda, hayali ihracat yaptıkları saptanan DELTA Dış Ticaret AP (Ortakları arasında eski Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ'un oğlu Hadi Üruğ da var), ARMASAN Armatür Sanayi ve Ticaret AP, BA-Gİ Bayan Giyim AP, CAN-EK Dış Ticaret AP, CEBİTAP Dış Ticaret AP, GSD Dış Ticaret AP, İMPO BEYNELMİNEL MUHAYA Pazarlama Organizasyon AP, KİBAR Dış Ticaret AP, KOÇMAR Dış Ticaret AP, ME-AS Dış Ticaret AP, SÖNMEZ BUTİK Faik Sönmez Tekstil Ticaret Sanayi AP TİRA Dış Ticaret AP, YAVUZLAR GIDA AP, adlı 13 şirkete uyuşturucudan kaynaklanan kara paranın transfer edildiği belirtiliyordu. Bu şirketlerin devletten aldıkları hayali ihracat karşılığı toplam 80.059.511.11 DM paranın, halen Almanya'da uyuşturucu kaçakçılığı suçundan tutuklu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Arif Temel ile MÖNPENGLADBAH firmasının sahibi olan Alman vatandaşı Peter Dirim adlı şahıslar tarafından, Almanya ve Zürih'teki "SHAKARCO" kargo şirketleri kanalıyla ve bu şahısların talimatlarıyla, bu 13 şirkete transferi yapılmak suretiyle aklandığı kaydediliyordu. Transfer edilen bu paranın yapılan ihracat karşılığı olmayıp (çünkü ihracatlar hayali) uyuşturucu kaçakçılığından elde edilen para olabileceği, böylece kara paranın bu şekilde hayali ihracat yoluyla aklanıldığı anlatılıyordu. Bu bulgular Türk makamlarınca da doğrulanıyordu. Almanlar uyarıyordu, ama Türk yetkililer hayali ihracatın önüne geçmeyi bir türlü istemiyorlardı.
O dönemin Başbakanı Turgut Özal, 1987'de gittiği bir Davos toplantısında aralarında SHAKARCO şirketinin sahibi Muhammet Pekerci'nin de bulunduğu ve ana görevleri kara para aklamak olan pek çok işadamı ve banka yöneticisini Türkiye'ye iş yapmaya çağırdı. Ne garip tesadüftür ki, bu işadamlarına götürülen teklif, gelip Türkiye'de banka açmalarıydı.
Aynı dönemde Muhammet Pekerci ile görüşenler arasında dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın oğlu Ahmet Özal ile ünlü hayali ihracatçı Uğur Süzer'in yakın arkadaşı ANAP Milletvekili Mehmet Perçin de yer aldı. Süzer, Perçin ile olan ilişkisini seçim dönemlerinde Perçin'e sunduğu helikopter ve Mercedes arabalar ile de göstermeyi ihmal etmedi. Ne de olsa arkadaşlardı ve arkadaşların birbirlerine işi her zaman düşerdi. Perçin, bu arkadaşlık sırasında Süzer'in Bulgar yetkilileri ile arasındaki ilişkilerin sıcaklığından haberi yoktu tabii. Bunları bilse milliyetçi bir ANAP milletvekili olarak bu arkadaşlığa derhal son verirdi17...

Faize Haram Diye Diye
Hayali İhracatı Helal Saydılar


Türkiye'de 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından iktidarı eline alan ANAP'ın ilk işlerinden bir tanesi de kendilerini İslamcı sermaye olarak adlandıran bazı çıkar gruplarını Türkiye'ye taşımak oldu. ANAP iktidarının başında bulunan Turgut Özal bu kesime olağanüstü teşvik ve kolaylıklar sağlayan bir dizi kararnameyi yürürlüğe koymakta gecikmedi. Bunun üzerine Türkiye'ye gelen İslamcı sermaye korunup kollanmanın ve Özallara yakın olmanın bütün avantajlarını kullandı. "Faiz haramdır, kâr payı dağıtıyoruz" diye yola çıkan bu ideoloji ve para simsarları arasında en ünlüsü FAİSAL FİNANS'tı. Yönetici kadrolarında çoğunlukla Nakşi tarikatının önde gelenlerinin bulunduğu bu kuruluşta etkin olan adlar arasında Turgut Özal'ın kardeşi Korkut Özal da vardı. Korkut Özal İslami bankerlik kuruluşlarının dışında bir bütün olarak İslami siyasetin Türkiye'ye gelmesinde önemli bir işlev görüyordu. Zaten işlerinin büyük bir bölümünü de kendisini destekleyen Suudi Arabistan ve Amerika gibi ülkelerde yürütüyordu.
İşte bütün bu ilişkiler ağının güçlendirip hoyratça Türkiye'ye salıverdiği İslamcı bankerlik kuruluşu FAİSAL FİNANS, dönemin modasına uymakta geç kalmadı. İslami öğretide faiz haramdı. Kuran'da, hayali ihracat haramdır denmiyordu ki... Onlar da bu düşünceden yola çıkarak Atatürk Havaalanının gümrüğüne hayali mallar yolladılar. Yaptıkları hayali ihracatın karşılığı olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 1986 rakamlarıyla 300 milyon lirasını vicdan ve inanç muhasabesi yapmadan ceplerine indirdiler. FAİSAL DIP TİCARET AŞ, yaptığı hayali ihracattan elde ettiği kârı faizsiz veya bir başka deyişle haramsız para olarak dağıtmayı ihmal etmedi.”

Şimdi size soruyorum: Benim yaşamımın doğal akışının neresinde iktidar yalakalığı, neresinde derin devlet işbirlikçiliği, neresinde asker yalakalığı, neresinde demokrat olmayan bir duruş, neresinde bir çelişki var, neresinde suça, suçluya, teröre, teröriste taviz var?

Bakın bütün bunları yazmak için erkek olmak, yürekli olmak, namuslu olmak yetmez. Aydın olmak da yetmez. Bu toprakların özünü oluşturan Yunuslardan, Hacı Bayramı Velilerden, Hacı Bektaşı Velilerden, Mevlanalardan, Atatürkçülükten beslenmeniz ve “Vatan, Namus Ahde Vefa” aşkıyla yanmanız gerekir. Yana yana kavruldum memleket ve insanlık aşkıyla. Ama sonuç ne? Siz, ne yaptırmaya çalıştıklarını görmüyor musunuz? Suçum nedir? Suç nedir?

Ha eksik bıraktım, belki kafanızı kurcalar, faili meçhullerle ilgili ne yazdı bu adam diyorsanız, işte size bir örnek, MİT kitabımdan:

“Askerî istihbaratın amacı

Bugün askerî örgütlenme içinde yapılan yeni istihbarat oluşumu büyük hatalar içermekte ve gelişmesine izin verilmeyen Türk haberalma servislerinin tarihî gelenekleri dahi yok edilmektedir. Askerler özellikle Güneydoğu konusunda MİT’i inisiyatifsiz bırakmışlardır. Zaten yeni servise ihtiyacın nedeni de PKK ve Kürt sorunu karşısında MİT’in, askerlerin istediği oranda başarılı olamaması gösterilmektedir.
Ancak burada askerlerin istihbarat ile cezalandırıcı yapıları birbirine karıştırdıklarını da söylemek gerekmektedir. Bugünkü yeni askerî istihbarat yapısının komuta kademesini Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin oluşturduğu iddia edilmektedir. Bu kurul kendi iç yapısında, MİT’ten kopardığı kadroların yanı sıra, özellikle son beş yılda büyük atak yapan JİTEM, yani Jandarma istihbarat servisini de yurt içinde ve dışında kendi belirlediği etkinlik içinde kullanmaktadır. Bu kullanımın doğrudan Kuvvet Komutanlıklarına bağlı olmaması da dikkat çekicidir. JİTEM’in faaliyetleri konusunda son derece endişe verici bilgiler bulunmaktadır.
Bu konuda Yüzbaşı Ş. Dönmez, Jandarma İstihbarat Timlerinin ayrı bir birim olmadığını, ayrı bir kuruluşlarının bulunmadığını, normal askerî birlikler içerisinde yer aldıklarını, bunların ayrı bir teşkilatlanma kanunlarının bulunmadığını, TBMM’deki bir araştırma komisyonuna söylemiştir. Yani JİTEM yasalarla oluşturulmuş, bağımsız bir istihbarat birimi değildir. Peki ama dayanakları nelerdir? JİTEM oluşturulurken 2803 sayılı Jandarma Teşkilatı Görev ve Yetkileri Kanunu’nun 5. maddesi yine aynı yönetmeliğin 5, 44, 46, 42, 84. maddeleri ve 6815 sayılı kanunun 4. maddeleri dayanak konusu yapılmıştır. Kuruluş gerekçesi olarak, terörle ilgili haber toplama faaliyetleri gerekçe gösterilmektedir. Resmi olarak, bu istihbarat birlikleri Jandarma Asayiş Komutanlığına bağlıdır.
İstihbarat olayında, terör ve uyuşturucu başta olmak üzere, diğer kaçakçılık olayları amaçtır. Bunların istihbaratlarının verildiği yerler ise askerî ve sivil amirlikler olarak gösterilmektedir. TBMM komisyonunun bu konudaki görüşü ise olayın ne kadar endişe yaratıcı bir boyuta ulaştığının göstergesidir:
Komisyonumuza verilen bilgi bile devletin organlarının kanunlarla sınırları çizili görev ve yetkilerini aşarak ve birtakım yasal boşluklardan istifade ederek yeni kurumlaşmaya gittiğine iyi bir örnek teşkil etmektedir. Yukarıda da belirtildiği üzere 2937 Sayılı Kanunun 4/a Maddesine göre yıkıcı, bölücü terör ve Devlet, Cumhuriyet aleyhine faaliyetler hakkında devlet çapında istihbarat toplayıp, bunları yetkili makamlara ulaştırmak Millî İstihbarat Teşkilatının görevidir. Görevli ve yetkili bu makam olduğu halde, Devletin başka organlarının bu veya başka organların görevine giren konularda yeni düzenlemelere giderek kendi görev ve yetkilerini aşmalarının karışıklığa yol açacağı hertürlü izahtan varestedir. Kaldı ki bu kadar çok birimin yetkili ve görevli olmadığı hâlde bu alanda faaliyet göstermesi kimin ne olduğunun, ne yaptığının anlaşılamamasına da yol açmaktadır. Bu ortamdanda en iyi bir şekilde devlet ve Cumhuriyet aleyhine faaliyet gösteren provokatörler ve terör örgütleri istifade etmektedir. Devletin birtakım organlarının yetkiyi ve görev sınırlarını aşarak faaliyet göstermeleri neticesinde ortaya çıkan bu karışık durumda terör örgütleri birtakım şaiyalar ileri sürerek vatandaşın kafasını bulandırmaktadır. Yukarıda itirafçılarla ilgili bölümde belirtildiği gibi bu konuda da Devletin yetkisiz ve görevsiz birimleri yaptıkları hareketlerle âdeta bu söylentilere çanak tutmaktadır. JİTEM’in yetki ve görevsiz olduğu hâlde polis mıntıkasında polisten habersiz operasyon yapması ve benzeri olaylar neticesinde vatandaşın kafasında birtakım soru işaretlerinin oluşmasına sebebiyet verilmektedir. Ayrıca buna benzer birtakım olaylardan dolayı, vatandaşlar arasında JİTEM’in itirafçıları kullandığı ve bunlardan dolayı da yasa dışı birtakım işlere karıştığı yönünde iddialar bulunmaktadır. Bunların silah ve uyuşturucu kaçakcılığına karıştıkları iddia edilmektedir.
JİTEM neden adını değiştiriyor?
Evet, JİTEM konusundaki yargılar kaygı yaratıyor. JİTEM’i kamuoyuna duyuran ve daha sonra da canından olan ve JİTEM’in kurucuları arasında yer alan emekli Binbaşı Cem Ersever olayı, bu konudaki kaygıları haklı çıkarak niteliktedir. Ersever ve birtakım arkadaşları JİTEM’de çalıştıktan sonra, kaza mı yoksa bir sabotaj mı olduğu hâlâ açıklık kazanmayan bir uçak düşmesi olayında yaşamını yitiren eski Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis’in ölümünün ardından ordudaki görevlerinden ayrılmışlardı. Otuz kişi oldukları belirtilen bu JİTEM’ci subaylar daha sonra PKK ile mücadelede, kitaplar yazarak, gazetelere açık kimlikleriyle beyanatlar vererek yeni bir yol seçtiler. Ancak bir süre sonra Ankara civarında bu ekibin lider kadrosu ölü olarak bulundu.
Bu ölü bulunma olayının ardından JİTEM’in nasıl bir örgüt olduğu da ortaya çıktı. Aslında örgüt istihbarat nitelikli bir yapılanmadan çok, askerî polis niteliğinde bir kurum gibi gözükmektedir. Görevi, PKK ile ilgili bilgi ve sabotaj eylemleridir ama sonuçta kontrol dışı, cezalandırmaya ve rant elde etmeye yönelik öylesine olaylar yaşanmıştır ki, JİTEM adını değiştirerek ve yapısını saklayarak bunlardan kurtulmaya çabalamaktadır.
Cem Ersever Suriye, İran ve Irak gizli servisleri başta olmak üzere hemen bütün gizli servislerle ilişkiye giren, para kaynakları ve ilişkileri belli olmayan bir kişidir: Suriye gizli servisi El Muhabarat’ın paralı adamıdır.
Bu karanlık dünyanın savaşçısı, JİTEM içindeyken de girdiği ilişkilerde tam kontrol altında tutulamamıştır. Ölümünden önce avukatına öldürüleceğinden bahsederek Suriye veya Arnavutluk’ta yaşamak istediğini söylemiş ve Saddam Hüseyin dahil, Kuzey Iraklı Kürt liderler ve ileri gelenlerden aldığı hediyeleri kendisine göstermiştir. Şimdi böylesine bir istihbarat işinin doğruluğunu savunmak mümkün müdür? Ersever, hakkında açılan askerî sırları açıklama davasından da son derece çekindiğini saklamamıştır. İçeriye girmek onun için ölüm gibi bir olaydır ama daha davası bitmeden öldürülmüştür.
Suriye İstihbarat Teşkilatı El Muhaberat’ta bir süre çalıştıktan sonra PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kontrolünü sağlamak amacıyla onun sekreterliği görevine getirilen Neval Boz adlı kadın casus da Ersever tarafından JİTEM’e kazandırılmıştır. Ancak Boz’un Ersever ile olan ilişkisi aşka dönüşünce, Boz bir yılı aşkın süreyle Türkiye’ye bilgi aktarmasına karşın, Suriye’den ayrılıp Türkiye’ye geçmiştir. Ersever, Boz ve Mustafa Deniz adlı ajanlarla birlikte öldürülmüştür. Ersever’in öldürülmesindeki en büyük etken, konuşması ve JİTEM ile ilgili çok sayıda bilgiyi basına aktarması olmuştur.
Cem Ersever’in 1988’de ele geçirdiği ve itirafçı yaptığı eski PKK’lı İbrahim Babat’ın 1998’de yaptığı itiraflar, Ersever ve içinde bulunduğu oluşumun yarattığı terörün boyutunu göstermiştir. Babat’ın 1965 olan doğum tarihi 1972 olarak değiştirilmiş ve yeni bir kimlik verilmiştir. Silopi’de Botaş tesislerinde barınmıştır. Sistemin kirli yüzünün, sıkıştığı anda başvurduğu ‘katil’ kullanma alışkanlığının en acı boyutu, Babat ve onun gibilerdir. Kokuşma buradan başlamış ve yayılmıştır. Vatanseverlik ve hainlik gibi, doğru ile yanlış da birbirine karışmış; aralarındaki çizgi, adalet yok edilmiştir.
İşte Babat’ın hangi işlerde kullanıldığının kendi kaleminden bazı örnekleri:
* 1988 yılında Silopi’de Hacı Ahmet Zeyrek’in ölümü. İleride bizi ele verebilir endişesiyle Lokman Gündüz’e vurdurtularak Ersever tarafından öldürtülmüştür.
* 1989 yılında Şırnaklı Mehmet Bayar’ın İdil’de eline bombalı çanta verilerek infilak sonucu ölümü. Bombanın eline veriliş amacı Avukat’a göndermek ve birlikte ölmelerini temindi, ama bu kişi avukata varmadan çantayı açınca öldü.
* 1989’da Şırnaklı Gijo Sanlı’nın yeğeni Hurşit’in ‘bunlar örgüte gençleri göndertiyorlar’ diyerek ihbar ettiği orta yaşlı üç kişiyi Renault bir araba ile Kasrık Boğazı’ndan aldık. Silopi’ye götürdük. Ancak suç sayılacak bir bilgi alınamadı. Bence bu kişiler masumdu. Sırf Hurşit’in kendi düşmanları idi. Bir şey elde edilmeyince Hurşit, bunlar beni tanıyorlar. Benim JİTEM’in adamı oldugumu söyleyebilirler demesi üzerine Ersever, Bayram, ben ve Hurşit öldürdük.
* Antalya’da 1993’te öldürülen Numan’ın (Soyadını hatırlayamıyorum. Karısıyla birlikte evinin balkonunda öldürülmüştü.) bize gösterdiği Batman’da 2, Bismil’de 2, Hazro’da 1 ve Antalya’da 1 olmak üzere toplam 6 kişiyi 1990 yılı içersinde öldürdük.
* Bizim gruba hediye olarak Diyarbakır’da Emlak Bankası’ndan bir blok satın alınarak evleri döşenerek evlilere verildi. Hâlen bazıları ikamet ediyor.

Güneydoğu’da binlerce Mehmetçik ve güvenlik görevlisi varken, sözde ‘vatanı kurtarmaya kalkan’ bu çeteler ve katiller, bakın daha sonra Batı illerinde ne işe yaramışlar. Yine Babat’ın resmi yetkililere verdiği ifadelerden bazı alıntılar şöyle:

1991 yılında Cem binbaşı bana bir görev verdi. Telefonla kaçakçı Nejat Söyler ile görüştü. Birini öldürmemi söyledi. Ben bunun üzerine Tekirdağ’a geldim... Bizim ekibe bir milyar lira ile kullandığımız araba verilecekti. Cem Ersever’in ve Nejat Söyler’in ne kadar para alacağını bilemiyordum. Öldürme isini o zaman daha milletvekili olmamış olan Hasan Peker istedi. Bana öldürülecek kişiyi göstereceklerdi. O gün infazı yapacaktım. Bu işte ben, Fethi ve Abdülkadir Ayan birlikte idik. Bizi otele yerleştirdiler. Nejat Söyler’in oğlu Murat Söyler de bizimle birlikte idi. Gece sarhoş olan Murat Söyler benim tabancamla bir şarjörü otel odasından dışarıya boşaltınca, polisler oteli bastı ve bizi gözaltına aldı.

Bu yazıları yıllar önce yayınlanan kitaplarımda kaleme alan benim, ama iddianamede bana terör örgütü üyesi, derin devlet deniliyor. Şimdi, İtalyan glodyo diyerek, derin devletle mücadele ediyoruz diyerek bu alaca karanlık kuşağına teslim olmamız isteniyor. BEN OLMAM. Yıllarca; usulsüzlüklere, hukuksuzluklara, faili meçhullere, darbe çığırtkanlarına karşı canı pahasına mücadele veren ben, şimdi canım pahasına mücadelesini verdiğim olayların ve durumların faili gibi beni gösteren bu iddianameye, bu iddianameyi hazırlayan zihniyete teslim olmam.

Türk Silahlı Kuvvetleri’ni ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerini ortadan kaldırmaya çalışan emperyalist uşağı çetelere, yani derin devlete söylüyorum: Hukuk karşısında ömrünüz sizden öncekilerden fazla olmayacaktır. Dün eleştirdik, devlet düzeltti. Bugün söylüyorum; bunca kan, kir ve hukuksuzluk bataklığının üzerine kurduğunuz korku imparatorluğu sizi bir gecede yutacaktır. Bu halk sizi ve pasağınızı sandığa gömer. Göreceksiniz bunu. O gün yakın. Sizi uyarıyorum, o gün ne CIA ne MOSSAD ne de yurtdışında fonlara istiflediniğiniz haram paralarınız sizi kurtarmaya yetmeyecektir. Aksine, onlar size bir tekme de biz vuralım diye bakacaktır.

Hukuk ve demokrasi mücadelemiz dün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Terörden beslenen Kürt faşizmi ile kolkola giren dinci faşistler ve onların temsil ettiği ümmetçilik, cemaatçilik, ağalık, feodal düzen ve cahillikten beslenenlere, emperyalizmden özerklik, ayrılma gibi teminatlar aldıklarını sananlara, Ergenekon davası Kürt sorununu çözecek diyen hukuk-siyaset-uluslararası ilişkiler profösörlerine sesleniyorum: Hayır, hayır, hayır. Ergenekon bu ülkenin harcı olacaktır.

Bakın emperyelistlerle yatağa girenlere buradan bir örnekle seslenmek istiyorum:

Amerika’nın kendilerine devlet kurduracağını sanan Kürtler yanılgılarını hep anlamışlardır. Anlarlar. Amerika oradan çekildiğinde, daha bu savaşlar başlamadan yaptığım saptamayı tekrar ediyorum. Kuzey Irak Kürtlerinin kaçacak yeri yoktur. Çünkü kardeş kanı döktüler ve düşmanın safına geçtiler. Ama içimizdeki işbirlikçiler, tarihi bilmeyenler, bilgi sahiplerini yok ederek memleketi cehalete sürüklemeye çalışanlar anlamalıdırlar ki, bu cehalet dönemi bitecektir. Kuzey Irak Kürtlerinin bir tek kurtuluş kapısı vardır; Türkiye. Amerikan emparyalizmiyle Türkiye’ye gelemezler. Onlar bin yılların kardeşliğiyle bu kapıdan geçebilirler. Başımızın üzerinde yerleri var. Ama önce özeleştiri yapacaklar. Şimdi size tarihten bir örnek vereceğim. Bakın Barzani’nin babası Molla Mustafa Barzani Amerikan Başkanı Carter’a yazdığı mektupda ne diyor; 2004 yılında yayınladığım CIA Kürtleri Kitabımdan alıntı yaparak aktarıyorum:



“Barzani’nin ısrarlı görüşme talebi

Başkan Carter, Barzani’nin bu sitem ve yalvarış dolu mektubuna yanıt vermedi. Barzani’nin, yakarışlarına 3 Mart 1977 tarihli mektupla devam ettiğini görüyoruz:
Başkan Jimmy Carter
Beyaz Saray
Washington, D.C.
Sayın Başkan Carter
Sizden doğrudan ya da dolaylı bir yanıt alamadığım 9 Şubat 1977 tarihli mektubumun devamı olarak, hükümetinizin, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın her yerinde halkların özgürlüğünün destekçisi olma politikasına yeniden dönüşüne duyduğum hayranlığı bir kez daha ifade etmek istiyorum.
Bir önceki yönetim döneminde ABD’nin dış politikasında insan haklarına yer yoktu. Dışişleri Bakanlığı sık sık Kongre önünde diktatörlerin yaptığı zulümleri savunuyordu. Haklarını arayan Kürtler gibi, sadık ve dost halkların hakları, Amerika’nın çıkarlarına hiçbir zararı olmayacağı halde feda edildi. ABD makamları tarafından, daha sonra sürekli “gizli operasyonlar misyonerlik faaliyeti değildir” şeklinde anılacak olan gizli taahhütler verildi.
Sayın Başkan,
Kürtler düşük düzeydeki CIA yetkilileriyle gizli ilişki yürütmü-yordu. Dışişleri Bakanı Kissinger’ın ilişikte sunduğum mesajının da gösterdiği gibi, Kürtlerin muhatabı ABD yönetiminin en üst düzey yetkilileriydi.
Sayın Başkan,
Amerika’nın gerçek değerlerini ön plana çıkartan meşru bir dış politika hedefine vurgu yapıyorsunuz. ABD’nin, insan haklarına olan inancını Sovyet Bloğu dışındaki ülkelere de yaydınız. Irak’ın Kürtlere yaptığı, en doğal insan haklarının kitlesel ihlalidir. Bu nedenle, şimdi insan haklarını yerleştirmeye çalıştığınız ülkeler arasına Irak’ı da dahil etmenizin vaktinin geldiği kanısındayım...
6 Mart 1975 tarihli Cezayir İhanet Anlaşması’nın öncesinde ve sonrasında cereyan eden hadiselerle moralleri yıkılan Irak’taki 3 milyon Kürt sizin ilginize ve alakanıza herkesten fazla mazhar olmalıdır.
Sizinle veya Başkan Yardımcısı Mondale ile görüşmem, Kürt tarihinin bu en karanlık döneminde, halkımın moralinin yükselmesini sağlayacak ve içinde bulundukları şartları anladığınızı gösterecektir.
Sizinle görüşmeyi büyük bir merak ve özlemle bekliyorum.
Saygılarımla.
Mustafa Barzani
KDP Başkanı

Barzani: “Böyle olacağını bilsem Amerika’ya güvenmezdim”
Tarih, ABD’nin kayıtsız kalabildiğine şahit olacaktı. Barzani’ nin mektubu yönetim tarafından ciddiye alınmadı. Henüz iki hafta önce başkanlık görevine başlayan Carter ülkeyi yeni bir maceraya sürüklemek istemiyordu. Türkiye bu konuda önemli bir unsurdu. Carter, 1978 yılında Washington’da yapılan bir NATO toplantısında Başbakan Bülent Ecevit’e, ABD’nin artık bölgedeki ayrılıkçı grupları desteklemekten vazgeçtiğini bildir-mişti. ABD, Kürtleri kullanmış ve bir köşeye atmıştı.

Barzani’nin son günleri
Ömrünün son günlerini yaşayan Barzani, ABD’ye olan güvenini tamamen yitirmişti. Yakınlarına, “Amerika’nın, benim nereden geldiğimden haberi bile olmayan bu denli karışık milletlerden oluştuğunu bilseydim hiçbir zaman güvenmez ve ayaklanmazdım” diyordu. Bir başka seferinde ise, “CIA’nin Amerikan milletinin bir parçası olmadığını ve Kongre ve Amerikan halkı tarafından bu kadar nefret edilen bir teşkilat olduğunu nasıl bilebilirdim ki” demişti.
1977’nin başlarından, öleceği Mart 1979’a kadar Barzani, başarısız olmanın getirdiği hüsran ve derin azap içinde yaşadı. Amerikalı dostları ise, önemli işler başardığını söyleyerek Barzani’yi teselli etmeye çalışıyordu.
Ocak 1979’da kanser artık iyice vücuduna yayılmış ve sağlık durumu ağırlaşmıştı. Doktorların yapabileceği bir şey kalmamıştı. Barzani’nin son dileği, geri dönmek ve vatanında ölmekti. Kuzey Irak’a gidemese de, İran’daki Kürt topraklarında ölmek istiyordu.
Ancak, Barzani bu son arzusundan da mahrum kalacaktı. Havayolu şirketleri, sağlığının yolculuğa elverişli olduğuna dair rapor istiyorlardı. Doktorları ise Barzani’nin yolculuğu kaldıramayacağını düşünüyorlardı.
Mart ayına yaklaşıldığında Barzani biraz daha iyileşir gibi oldu. Doktorları seyahat için olumlu rapor vereceklerini bildirdiler.
Ama bu, aldatıcı bir iyileşme haliydi.
3 Mart 1979 günü Georgetown Üniversitesi’nde torunu Ferhat Barzani’nin kollarında son nefesini verdi.
Kürt davasına destek sağlamak ve tedavi olmak amacıyla büyük umutlarla geldiği ABD’den, bu defa tabut içinde ayrılıyordu. Tarih 5 Mart 1979’du.
İran Şahı son jestini yaptı ve cenazesi Tahran’dan Irak sınırı-na mücavir Mahabad bölgesine askerî helikopterle nakledildi. Binlerce kişinin katıldığı cenaze töreninin ardından, 6 Mart günü İran’daki Kürt bölgesinde toprağa verildi.
Kaderin bir cilvesi olsa gerek, 6 Mart, İran Şahı’nın tam 4 yıl önce Cezayir’de Saddam’la anlaştıktan sonra İran’a döndüğü ve Kürtlere desteğin son bulduğunu açıkladığı tarihti.”

Buradan umudumla, bilgimle ve memleketime duyduğum aşkla, etnik kökeni ne olursa olsun, dini inancı ne olursa olsun, insanlarımıza duyduğum inaçla diyorum ki; ulus devleti, üniter devleti, cumhuriyeti, kardeşliği yok etmeye çabalayanlar, bunun için Ergenekon davasını kullanmak isteyenler, bir PKK affı çıkartalım Ergenekon da yararlansın diyenler, kaybedeceksiniz. Sıfatınızın önüne insanları kandırmak için ne koyarsanız koyun; Kürt, Türk, dinci ya da liberal olun; Prof. Dr., Doçent. Dr., yazar, araştırmacı fark etmez faşizm kaybedecek.

Atatürkçü, halkçı, devrimci, cumhuriyetçi, ulusalcı, devletçi, laik, yurttaşlık bilinciyle birbirine sarılan eşit, kardeş ve mutlu insanların Türkiye’si, Türkiye Cumhuriyet’i kazanacak. İnsan kendini ne hissediyorsa odur. Kendinizi ne hissediyorsanız o sunuz. Kimliğiniz sizin, bu memleket hepimizin. Faşistlerin, eli kanlı katillerin bu ülkeyi parçalamasına, devleti bölmesine, milleti ayrıştırmasına ve hukuku gasp etmesine izin vermeyeceğiz. Türk ulusu demokrasisine, memleketine ve çocuklarının geleceğine sahip çıkacaktır. Tıpkı Cumhuriyet mitinglerinde yaptığı gibi, demokrasinin önünü kesmeye, Türkiye’yi bir katiller demokrasisi hırsızlar düzenine çekmeye götürmeye çalışan güç ve iktidar sahiplerine gereken yanıtı verecektir. Şimdi, ben, katiller demokrasisi hırsızlar düzeninin devamı için emperyalizmin kucağına oturup Türkiye ile dinimiz üzerinden kavga eden, bu davaları organize eden ve takip eden, yurtdışında ve içerde lobi yapan Fetullah Gülen cemaatine sesleniyorum: Pişman olacaksınız. Yarın takiyeniz ve geçmişte yaptığınız gibi gelene yaltaklanma çabalarınız da sonuç vermeyecek. Türk insanını aklıyla, Türk devriminin gücüyle, Türk ulusunun birliğiyle, Türk devletinin bekasıyla, Türk insanın geleceğiyle, Türk çocuklarının bilinciyle oynamaya kalktınız. Millet sizin gerçek yüzünüzü görecek ve yaptıklarınızın arkasında hangi kirli, kanlı, para oyunlarının bulunduğunu anlayacaktır. İnsanlık ve sizi kullananlar dahi; maskeniz alaşağı olduğunda gerçek yüzünüzü gördüklerinde ne yaptıklarını nasıl bir canavar yarattıklarını görecekler. Unutmayın; Allahın gazabını da yaşayacaksınız. Zulmünüzün hesabını, zalimliğinizin bedelini ödeyeceksiniz. Şerrinizden Allah’a sığınırım. Ve buradan önünüzde diz çöktürdüklerinize ve size hatırlatırım:

Kulluğumuz yalnız Allah’adır.

Siz kim oluyorsunuz da bir milleti önünüzde diz çöktürmeye kalkıyorsunuz? Sana, zulmüne ve adamlarının cehaletine biat etmem. Sen, emperyalist patronlarının yoluna git. Ben Mustafa Kemal’in yolundan gideceğim. Özgür ve bağımsız kalacağım. Allahımı, İslamı senin zulmünden ve onu paraya tahvil eden, Allah’ı ararken Şeytanla halvet olan siyasi despotlarının, karanlığın efendilerinin elinden kurtaracağız. Başaramayacaksınız. Ergenekon davasının sizin de dahliniz olan bir katakulli olduğunu ispatlayacağım.

Tuncay Özkan


374 defa okundu


Sayfamızın bu bölümünü kullanabilmeniz için TC Kimliğinizi Onaylamanız ve Üye olmanız gerekir.

Hızlı Üye Olun
Kullanıcı Adı :
Şifre :
E-Posta :

TC Kimliğinizi Onaylatmak için "Buraya Tıklayın"


img
  2010-01-30 19:57:12 
img
zuhrem~629807
"Düşünün yarenler, aşk bir güneşe benzer, aşkı olmayan kişi misali taşa benzer" demiş Yunus.

Haydi aklınızı ele geçirdiler, haydi gözünüz kapalı, kulaklarınız sağır,diliniz lal. Peki, gönlünüzü de mi kilitlediler? Vicdanız kanamadan nasıl uyuyorsunuz? Siz neyi suçladığınızın, bu topraklara neyin kinini ektiğinizin ve bu kin ile kirli siyaset üzerinden yargılama yaptığınızın, bu memlekete ne yaptığınızın farkında mısınız? T.ÖZKAN....
img img

 

 

 

 

 

 

 
Doktorlariz.biz 1202 SMS servisi